Birsel Oğuz

Birsel Oğuz

ÇANAKKELE’DEKİ MEZARLAR

Siyasal ihtirasları uğruna uzak ülkelerden getirip attıkları bu talihsiz insanlar için, yıllar sonra, üzerlerine yerleştirilen mermer levhalara isimleri kazınmış gösterişli mezarlar ve mezarlıklar yapacaklardı.

Çanakkale Savaşları konusunda ülkemiz dışında yayımlanan kitaplardan biri olan ve Türkçe’ye Çanakkale Geçilmez, Gallipoli başlığıyla kazandırılan (Milliyet Yayınları, Mart 1972) yapıtında Alan Moorehead hemen hepsi sembolik bu mezarlardan şu iç burkan satırlarla söz ediyor: ‘’Savaş bitince itilaf devletleri (Türkiye’ye) bir mezar komitesi göndermişti… Yıllar sonra buralarda bir sürü mezarlık yapıldı. Bu mezarlıkların bazısında yüz tane mezar vardı, bazılarında ise binlerce. Mezarlıklar, çarpışmaların geçmiş olduğu bütün tepelere kadar çıkmaktaydı. Her mezarlık bir sıra çam ağacıyla çevrildi. Haçlarla değil de toprağın toprağın üzerine yayılmış mermer levhalarla işaretlenen mezarlar, sık serviler, ardıçlar ve kocayemişler, yabani güller, erguvan ağaçları gibi çiçek açan ağaçlarla süslendi. Kışın buralarda toprağı ot ve yosun kaplar. Yazın, çam ağaçlarının iğne yapraklarından kalın bir örtü serilir üzerlerine…

Ağaçlarda inleyen rüzgarın uğultusu ile yarımadanın bu mıntıkasını kendilerine emin bir barınak edinmiş göçebe kuşların ötüşlerinden başka bir ses duyulmaz.

Bu mezarlıkların en yüksekte olanı Conkbayırı’nda, Yeni Zelandalıların erişmiş oldukları tepededir. Allonson ve arkadaşları oradan Maydos’a (Eceabat) ve Boğaz’a şöyle bir bakmış olmalıdırlar. Çünkü Gelibolu savaşları bu noktada her taraftan farklı bir tarzda görülür. Buradan göz alabildiğine bakılırsa, Suvla Gölü, ‘’ Anzak Koyu’’ çevresindeki karmakarışık tepeler, dereler… O tarihi Truva Savaşı’ndaki sahneler gibi gözler önüne serilir.

Hemen hemen kırk yıldan beri ihtiyar bir Avustralya’lı binbaşı olan Mr. Millington mezarlıklara büyük bir özenle bakar… Evi Çanakkale’dedir. Askeri bölge olduğundan yanında kimse olmadan aynı yönde bin adımdan fazla yürüyemez. Bununla birlikte genç Türk subayları her ay bahçıvanları ve mezar bekçilerini denetlerken Millington’a memnuniyetle eşlik ederler. Türkler , ölülerle ilgili bu uğraşıyı biraz garipsemektedirler. Gelibolu’da ölen kendi askerlerini genel bir mezara gömmüşlerdi. Daha son zamana kadar Gelibolu savaşlarıyla ilgili tek anıtları, bir tepenin üzerine beyaz taşlarla yazılı bir tarihten ibaretti: 18 MART 1915…’’

(Çanakkale Geçilmez, Gallipoli kitabının yazarı bu konuda haklıdır. Çanakkale’ye yeterli sayılabilecek bir Şehitler Anıtı dikilmesi fikri ilk kez 1954 yılında Milliyet gazetesince ortaya atılmış ve bir kampanya başlatılmıştı. O tarihte gazetenin başında Abdi İpekçi vardı. Kampanyayı yöneten Necmi Onur’un (19252 – 1992) bu konuda önemli katkıları olmuştur.)

Şimdi , (Yani) bin dokuz yüz ellilerde mezarlıkların bahçeleri eskisinden de güzeldir. Yıldan yıla beş – on kişilik bir turist grubu gelir gider. Bazen aylarca önemli hiçbir şey olmaz. Güneşli günlerde mezarların üzerinde kertenkeleler koşturur. Zaman, sonsuz bir rüya gibi akar gider.’’

Savaş alanına geri dönersek… Düşman, belli etmemeye çalışsa da Çanakkale’den artık kaçacağının işaretlerini vermeye çok önceden başlamıştı. Miralay Mustafa Kemal’in buradaki işi de düşmanın kaçışıyla bitmiş oluyordu. Mareşal Liman Von Sanders 5 Aralık 1915 günü Anafartalar Grubu Karargahı’na gelerek beraberinde getirdiği ‘’ Hava değişimi izin belgesi’’ ni Miralay Mustafa Kemal’e bizzat verdi.

İzin hava değişimi içindi. Subayı, erbaşı, eri; şehit düşeni, esir alınıp götürüleni, yaralısı, hasta olup öleni ve sakat kalanıyla yaklaşık 235.000 kayıp vermiş bulunan Türk Ulusu Çanakkale defterini büyük bir zaferle kapatmıştı ama savaş başka cephelerde sürüp gidiyordu. Çanakkale’den sağ ve az çok sağlıklı çıkan herkesin başka cephelere koşması bekleniyordu.

Mustafa Kemal’de İstanbul’a şöyle bir uğrayabildi; annesini, kız kardeşini ve arkadaşlarını görebildi, ama 14 Ocak’ta Edirne’deki, yeni atandığı XVI. Kolordu Kumandanlığı’nda hazır bulundu.

1 Nisan 1916’da ise Mirlivalığı (Tuğgeneral) geldi. Daha 35 yaşındaydı ve paşa olmuştu. Çok geçmeden doğuya atandı. 7-8 Ağustos 1916’da Bitlis ve Muş’u düşman elinden kurtardı.

7 Mart 1917’de Diyarbakır’daki II. Ordu Kumandanlığı2na önce vekil, on gün sonra da asil olarak getirildiği kendisine bildirildi. Bu görevini 7 Temmuz 1917’de Halep’teki VII. Ordu Kumandanlığı izleyecek ve 20 Eylül’de buradan yazdığı, ülkenin acıklı durumuyla ilgili tarihi raporunu başkente gönderecekti