Birsel Oğuz

Birsel Oğuz

“Geldikleri gibi giderler”

Karlsbad günleri sona germek üzeredir. 27 Temmuz 1918 Cumartesi günü Viyana’ya dönmek için trene binmeden önce defterine şu kısa notu düşer: “Karlsbad’da elde ettiğim fayda beklenen ölçüde olmadı. Rahatsızlığımın belirtileri devam ediyor.”

Sonra İstanbul ve ayağının tozuyla ikinci kez Filistin’deki VII. Ordu’nun kumandanlığa atanması. Anlaşılan Enver Paşa İstanbul’daki bir Mustafa Kemal’e tahammül edememekte ve her şey hızla sona yaklaşmaktadır.

30 Ekim 1918’de Rauf Bey (Orbay) tuzaklarla dolu Mondros Mütarekesi’ni yenik Osmanlı Devleti adına büyük bir safiyetle imzalar. 7 Kasım’da Mustafa Kemal’in komutasındaki ‘Yıldırım Orduları’ lağvedilir ama hiç olmazsa düşman taarruzu Halep’in kuzeyinde ve bugünkü sınırlarımız üzerinde durdurulmuştur.

Görevi böylece sona eren Mustafa Kemal, Adana’dan hareketle 13 Kasım’da İstanbul’a gelir. Haydarpaşa Garı’nda trenden inip denizi gördüğünde Çanakkale’den savaşarak geçemeyen düşman zırhlılarıyla karşılaşır. Acıyla yutkunmuş olmalıdır ama üzüntüsünü karşılayıcılara belli etmez; “Geldikleri gibi giderler” demekle yetinir. Bundan sonra ne yapacağının planları kafasına somutlaşmaya başlamıştır bile. Aralıksız altı ay boyunca kalacağı İstanbul’da bu kurtuluş planlarının en ince ayrıntılarıyla tekrar tekrar gözden geçirir, dava arkadaşlarıyla tartışılır ama kazanacağından hiç kuşku duymadığı askeri zaferden sonra neler yapacağını bir kişi dışında kimseyle paylaşmaz.

İlk hedef, Anadolu’nun bağrında yerini almak; milletiyle el ele ve ordusunun süngüsüyle ülkesinin kutsal topraklarını düşmandan arındırmaktır. XI. Ordu Müfettişliği belgesi cebindedir. Açıkta demirlemiş küçük ve yaşlı Bandırma gemisiyle 16 Mayıs’ta Samsun’a doğru yola çıkacaktır ama daha önce bir ziyaret, bir veda ziyareti vardır gündeminde. Çok sevdiği Tevfik Fikret’in Aşiyan’ına çıkıp onun manevi varlığından güç alacaktır.

Çanakkale’nin kan ve ölüm cehenneminde düşmanla gırtlak gırtlağa savaşırken hiç bilmedi ama O’nu yakından izleyip haberlerini bekleyenlerden biri de, gençliğinden hatta çocukluk yıllarından beri şiirlerini hayranlıkla okuyup ezberlediği; gazete yazılarını kaçırmadığı Tevfik Fikret’ti. İlerde ulusuna ondan “Ben inkılap ruhunu Tevfik Fikret’ten aldım” diye söz edecekti. Yaşamı boyunca her fırsatta herkese onu iyi ve doğru tanıyıp anlamalarını öğütleyecek; devrimlerin esin kaynağı olarak onu gösterecekti.

Aralarında adeta bir kozmik bağ, kim bilir belki de bir ruh ikizliği olduğunu düşündürürcesine Fikret de O’nu görmek için çırpınır gibiydi. Henüz 48 yaşındayken ölümün bizlerden koparacağı o uğursuz 19 Ağustos 1915 günü yaklaşırken Aşiyan’daki hasta yatağında ziyaretine gelen dostlarına Gelibolu’daki miralayı rica etsem benim için bulabilir misiniz? Ziyaretime gelmesini sağlayabilir misiniz?” diyordu.

Mustafa Kemal’deki cevheri ilk keşfedenlerden biri olmalıydı. Türk ulusunun yüzyıllar boyunca yoksun bırakıldığı Aydınlanma meşalesini Mustafa Kemal’in eline belki Tevfik Fikret vermişti. Birbirlerini ne yazık ki, hiç göremediler ama bizlere kişilikli, yeni ve çağdaş bir yaşam yaratma yolunun ilk adımlarını Gelibolu Yarımadası’na atan Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmak üzere İstanbul’dan ayrılırken Fikret’in manevi havasını son bir kez solumayı istemiş olmalıydı. Aşiyan’ın dik yokuşunu tırmanıp ona “Ben Anadolu’ya gidiyorum. Sizinle vedalaşmaya geldim” diyecekti. Üstü açık yorgun Benz,Sultan Aziz’in fermanıyla yaptırıldığı için onun adıyla anılan Arnavutköy sahilindeki Aziziye Karakolu’nu geçip dar ve bozuk yolda sarsıla sarsıla Bebek’e ulaşır. Birkaç dakika sonra da Aşiyan’a sapan, Rumelihisarı’na komşu dik yokuşun başındadır.

İki arkadaş ve meslektaş, “Bundan sonrasını yürüyeceğiz” diyerek arabadan inerler. Otomobilin çıkamayacağı kadar bakımsız ve dar yokuşu tırmanırlarken Paşa’nın bir yaveri de onları izlemektedir.

Mustafa Kemal, koluna girdiği, Harbiye’den manej (at eğitim) hocasına yüreğinin derinliklerinden gelen bir sesle Fikret’e olan sevgisini anlatırken “Ben inkılap ruhunu ondan aldım” der. “Veda için geleceğim yerlerin başına elbette Aşiyan vardır” Bir de sır verir hocasına, “Yakında Anadolu’ya gidiyorum. Ne dersin?” Hocası cevap verir: “Daha ne duruyorsun?”

Sonrası Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas, Hacıbektaş ve Ankara, 23 Nisan; soluk soluğa bir koşudur. Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruz… Çanakkale ruhuyla dağ bayır demeden bir hamlede aşılan yüzlerce kilometre ve 9 Eylül’dür. İzmir’dir. Mudanya ve Lozan’dır!..

29 Ekim, devrimler ve 10 Kasım’dır…

Sonrası? Bütün bunları unutmak mıdır? Bütün bunlara ihanet etmek midir? Sonrası, O’na ve O’nun güzel adına ve kurduğu uygar ve laik Cumhuriyet’e; devrimlerine ters bakanların serbestçe at koşturduğu bir ülke mi olacaktır? Yoksa on binlerce şehidimizin anısını; O’nun emaneti olan Cumhuriyet’i tehlike kimden gelirse gelsin ne pahasına olursa olsun korumak mıdır?