Birsel Oğuz

Birsel Oğuz

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI KUTLU OLSUN! BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI’NIN TÜRK ULUSU İÇİN TAŞIDIĞI ÖNEM

Bu yıl Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın 97’nci yıldönümünü kutluyoruz. 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın Türk ulusu için taşıdığı önemi iyi değerlendirebilmek için Anadolu’yu, Anadolu’daki Türk varlığını ve tarih içindeki seyrini iyi bilmek gerekir.

Anadolu; insan yaşamına çok elverişli iklim koşulları, bereketli, yeşil ve sulak toprakları, ulaşım ticaret ve avcılığa olanak veren denizleri, anakaralar üzerindeki büyük ticaret ve kültür odaklarını birbirine bağlayan yolların düğüm noktası olması sebebiyle, insanlar için daima ilgi odağı olmuştur. Bu nedenlerle insanlık tarihiyle beraber üzerinde sayısız devletler kurulmuş, medeniyetler oluşturulmuştur. Şehir ve kasabaları önceleri Mora ve Makedonya’daki Yunanlılar ile İran’daki Persler arasında daha sonraları Roma ve Bizanslılar ile güneydeki Araplar arasında devamlı el değiştirmiş, daima savaş alanı olmuş, istila ve talanlar sonucu fakirleşmiş, nüfusu adeta kırılmıştır.

İşte, Türkler 1071 yılında Malazgirt’e geldiklerinde Anadolu’nun durumu budur. Büyük Komutan Alparslan’ın 26 Ağustos 1071 günü Malazgirt’te kazandığı kahredici zaferle açılan Anadolu kapısından giren milyonlarca Türk Anadolu’yu sahiplenmiş, terk edilmiş ve harabe Anadolu’yu yurtlaştırmış, imar etmiş, varlığı ve kültürüyle öyle bir doldurmuştur ki, tüm dünya o zamandan beri Anadolu’ya Türkiye (Türk Yurdu) demiştir. Türk yerleşimi o zamanla sınırlı kalmamış, Anadolu bin yıldır kendisini Türk bilen ve Türk kültüründen gören insanların yerleşim alanı olmuştur.

İddia edilenlerin aksine Türkler, 1071’de Anadolu kapılarını ikinci kez açışlarında özellikle Doğu Anadolu’da, kendilerinden önce burayı yurt edinmiş kavimlerle bütünleşmeleri dışında hiçbir topluluğu asimile etmemiştir. Geldiklerinde Anadolu’da bulundukları azınlıklar aynen kendini muhafaza etmiştir. Lozan’da azınlık statüsüne alınanlar ile mübadele edilenlerin miktarı bunu kanıtlamaktadır. Tam aksine ulaşımdaki zorluklar nedeniyle devlet otoritesinin ulaşamadığı, komşu kültürler ve ticaret ortamının yoğun baskısının hakim olduğu sınır bölgelerindeki Türkler, bu kültürden etkilenerek, günümüzde kimliklerine yabancı hale düşmüştür.

Türkler Anadolu’da mevcut kimlikleriyle yaklaşık bin yıldır sırasıyla Selçuklu, çeşitli beylikler, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak kesintisiz varlık ve yönetimlerini devam ettirmiş ancak rahat yaşama olanağı bulamamışlardır.

Tüm Avrupa kıtası kendilerine yabancı bir kültür ve dinin sahibi Türkleri Anadolu’da kabullenememiştir. Oluşturulan Haçlı güçleri, asırlarca, Türk varlığını kovmak maksadıyla Anadolu’ya saldırmıştır; her seferinde Türk’ün engin imanı ve sarsılmaz vatan sevgisi karşısında erimişlerdir.

SÖĞÜT’TEKİ KÜÇÜK BEYLİK

13. asrın sonlarına doğru, Söğüt’teki küçük bir beyliğin liderliğinde birleşen Anadolu Türk’ü, kısa zamanda devlet ve büyük devlete dönüşerek, inançları ve devamlılığını geliştirecek stratejik hedefleri istikametinde genişlemiştir.

Gelişme ve genişletilmesinde müspet ilimlere verdiği önem, zamanın teknolojisindeki üstünlüğü, idaresi altındaki kendinden olmayanlara tanıdığı inanç ve ticaret serbestisi hukuka verdiği değer ve uygunluk, yönetim dürüstlüğü en sürükleyici faktörler olmuştur. Ne yazık ki, 17. Asırdan itibaren Osmanlı, üstünlük kompleksinin esiri olmuş, dünyadaki gelişim ve değişimlere yabancı kalmıştır.

Osmanlı’yı yıkılışa götüren nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

Batı’nın bilimsel, teknolojik ve ekonomik gelişimine ayak uyduramamış, üstünlük kompleksiyle değişimi kabullenememiştir.

17. yüzyılda güçlenen Rusya, Balkanlar, Karadeniz, Boğazlar ve Kafkaslar yolundan sıcak denizlere ulaşmak ve daha da güçlenmek için devamlı saldırmış, Balkanlar’daki Slav ve Ortodoks varlığını kışkırtmıştır.

Avusturya, güvenliğini güçlendirmek maksadıyla, yakın topraklardan Osmanlı’yı atmak istemiştir.

İran, dinsel nedenlerle daima düşmanca politikalar izlemiştir.

Osmanlı, daima bu üçgen içinde sıkışmış, bıktırıcı, bitmez tükenmez savaşlar yüzünden öz kaynaklarını tüketmiş, kaybedileni kazanması yönündeki her çabasını başka kayıplar izlemiştir.