Alper Uzungüngör

Alper Uzungüngör

TÜRKİYE’NİN GÖÇ GERÇEĞİ

Oğuz Türkleri, 9’cu yüzyılda Yakın Doğu’da yaşanan iktidar çatışmaları, rekabet ve savaşların etkisiyle geleceklerine güvenle bakamıyordu.

Yeni bir yurt arayışı için güney bölgelerine geçmek zorundaydılar.

Çağrı bey, beş bin süvarisiyle 1013’te Bizans hâkimiyetindeki Anadolu’ya akınlar başlattı. Fetihler altı yıl sürdü.

Kadim kültürlerin yurdu Anadolu, vatan kabul edilip, benimsenmişti.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah zamanında beylikten devlet kurma aşamasına geçildi.

Hristiyan dünyasının dini merkezi İznik 1075’te Bizans'tan teslim alınıp Anadolu’daki ilk devletin ilk başkenti yapıldı.

Halkı fakirleştiren Bizans ekonomisi yerine Türk medeniyetinin temeli atıldı.

Siyasi, sosyal ve iktisadi karışıklıklar giderildi. Ekonominin temel alt yapısı inşa edildi.

Ticaret, tarım ve hayvancılık geliştirildi. Meslek organizasyonları ve üretim ilişkileri ağı kuruldu.

Akınlarla kurulan Türk devleti, Anadolu’yu insanlığın sığacağı yurt haline getiriyordu.

12’ci yüzyılda Moğol tehlikesi peydah oldu. İstilanın yıkıcı etkisinden kaçarak kurtulmak isteyen Türkler ve Müslümanlar kitleler halinde Anadolu Selçuklu Devleti’ne sığındılar.

13’cü yüzyılda, Anadolu Selçuklu Devletinden bakiye topraklarda Osmanlı devleti kuruldu ve göç trafiğine etnik topluluklar dâhil oldu.

İlk büyük etnik göç; 15’ci yüzyılda Fatih Sultan Mehmet zamanında binlerce Arnavut’un açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle peyderpey Türkiye’ye gelmesiyle gerçekleşti.

II. Beyazıt döneminde din değiştirmeye zorlanan ve hayatları tehlikeye giren 200 bin İspanya Yahudi’si (Sefarad) ile 25 bin Yemenli, Buharalı ve Hintli Yahudi Türkiye’ye göç etti.

Bu göçleri 16’cı yüzyılda Safevi Türk Devleti topraklarından dini sebeplerle kaçan Kürt göçü takip etti.

Osmanlı devleti, askeri ve dini sebeplerle kabul ettiği Kürt Aşiretlere, tımar sisteminden ayrı tutup toprak tahsil etti.

20’ci yüzyıldaki tarihi, siyasi ve iktisadi çıkar hesapları; açlık ve terörü hortlattı. Farklı din ve kimlikleri öteleyen ırkçı, ideolojik politikaları harekete geçirdi.

Dünya, en kanlı savaşların ikisini birden yaşadı. Devletlerin sınırları değişti. Yeni, küçük ve milli devletler kuruldu.

Anadolu dışındaki Osmanlı topraklarında yüzlerce yıldır yaşayan Türk ve Müslüman topluluklar kimliği ve inancından ötürü soykırımla karşılaştı.

Vatan bildikleri topraklar zorla ellerinden alındı. Din, dil, kimlik, kültür alanlarında asimilasyona ve ekonomik ambargolara maruz kaldılar.

Hayatta kalmak, yeni bir yaşama tutunmak için anayurt kabul ettikleri Türkiye’ye göç başlattılar.

Balkan zulmü, acı göç vb. isimler verdiğimiz hadiselerin sonrasında 4 milyonu aşkın Balkan Türk’ü Anadolu'da iskân edildi.

Habsburg Hanedanının Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yönetimine el koymasıyla 1 Milyon Boşnak Müslüman, dört büyük göç dalgası halinde Türkiye’ye geldi.

Sadece batı Türkleri değil, doğu sınırlarımızın ötesindeki soydaş ve dindaşlarımız da baskı, zulüm ve soykırım yaşıyordu.

Kafkasya ve Yakındoğu’da Türk devlet hâkimiyeti son bulmuş, bölgeye Ruslar yerleşmiş, deportasyon ve panslavizm politikaları etkisini göstermişti.

Kırım-Tatar Türkleri, Karaçay-Malkar, Karapapak (Terekeme), Ahıska ve Revanlı Türkler, bin yıldır yaşadıkları topraklardan vahşi hayvan sürüleri gibi kovuldular.

Bu göçlerde 3 milyona yakın soydaşımızı bağrımıza bastık.

Ayrıca, Çerkes, Gürcü (Acaralı), Adıge, Oset, Abhaz, Dağıstanlı gibi Kafkas kökenli 2 milyona yakın etnik topluluk da vagonlara balık istifi doldurularak Türkiye’ye gönderildiler.

Ortadoğu’da yaşadıklarımız hiç farklı değildi.

Osmanlı döneminin kapanmasıyla Türkler üzerindeki İngiliz destekli Kürt ve Arap baskısı vahşete dönüşmüştü.

Dımaşk ve Irak-i Acem’i vatan yapan Oğuz boylarının anayurda göç etmekten başka çare kalmamıştı.

1924’te ilk defa Türkiye sınırları dışına ters göç yaşandı. Mübadele ile 400 bine yakın Ortodoks Türk ve Rum tebaa Yunanistan’a gönderildi.

Hristiyan Oğuz Türklerinin işgal yıllarında bile hiçbir zaman düşmanla işbirliği yapmadığını, ters göçün zorla ve zabıta marifetiyle gerçekleştiğini unutmamalıyız.

20’ci yüzyıldaki Doğu Türkistanlı göçü tam bir felakettir. Çin, Doğu Türkistan’ı zorla istila edip, işgali BM kararı ile meşrulaştırmıştır.

Çin’in asimilasyon politikalarını kabul etmeyen Uygur Türkleri, zulümden kaçarak Türkiye'ye göç etmiş / etmektedir.

21’ci yüzyılda tarihin en büyük göç hareketlerini yaşadık. Önce Iraklı Peşmergeler, sonra Suriyeli Arapların göç dalgasıyla karşılaştık.

Bu göç dalgasında 400 bine yakın Kürt ve 4 Milyon Arap ülkemize sığındı.

Türkiye’nin son yüz yılda yaşadığı yabancı göç hareketleri; ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal hayatımızda önemli etkiler yarattı.

Nüfus patlaması yaşandı, kentlerin demografik yapısı değişti, kimlik ve kültür erozyonu başladı.

Devletten beklentiler çeşitlenip çoğaldı. Etnik nüfusun imtiyaz talepleri yükseldi. Sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlar ortaya çıktı.

Ülkenin asli unsuru Türk’ler kendi vatanında etnik topluluk seviyesine indirgendi. Türkiyeli Türk kavramı geliştirildi.

Türkiye topraklarının Türklere ait olmadığı hezeyanları başladı.

Artık insanların sığacağı ve sığınacağı bir yurt değil, siyasi hasletlerimizden arınmış, insani ve ekonomik değerlerle yükselen bir Türkiye’yi yaratmak zorundayız…