Birsel Oğuz

Birsel Oğuz

Atatürk ve Karadeniz Vapuru

Bandırma Gemisi ile “Kurtuluş Savaşı’nı” başlatan Mustafa Kemal, Karadeniz Vapuru ile “İktisat Savaşı’nı” başlatmıştır. Daha ortada “gezici fuar” uygulaması yok iken düzenlenen bu etkinlik, bütün dünyada hayranlıkla karşılanmış ve ilk örneklerden biri olmuştur. Cumhuriyetin ilanından 3 yıl gibi kısa bir süre sonra, Türk sanayi ve tarım ürünleri ile el sanatlarını ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ulaştığı çağdaş uygarlığı Avrupa’ya, tüm dünyaya göstermek için düzenlenen bu tanıtım gezisi, Atatürk ve etrafındaki kişilerin, Türk

halkının yarattığı büyük mucizelerden, efsanelerden biri Büyük Millet Meclisinde 19 Mart 1925 tarihinde bir konuşma yapan Ticaret Vekili Ali Cenani Bey “Paşa Hazretlerinin düşündükleri Ticaret Sergisi için bir seyyar sergi teşkili teklif ediyorum. Seyr-i Sefain’den

(Denizyolları) bir vapur alalım, mesela Karadeniz Vapuru’nu…” demiş ve bu suretle başlayan çalışmalar, tartışmalar alevlenmiştir. Mart 1926’da Haliç Tersanesi’ne çekilen gemi, sergi vapuruna dönüştürülmek üzere düzenlemelere başlanmıştır. Salonları halı ile kaplanmış, tavanları işlenmiş, özel aydınlatma ile sergi, toplantı, konser salonları yapılmıştır. Sanayi-i Nefise Mektebi öğrencilerinin yaptığı eserlerle donatılan salonun en hâkim bir yerinde, İbrahim Çallı’nın yaptığı yağlı boya bir Atatürk portresi yer almaktadır. Güvertede ve çeşitli yerlerde dalgalanan Türk bayrağı altındaki gemi içinde sergilenecek, tanıtılacak, yerli ürünler

arasında; tütün, Kütahya çinileri; gül, tarçın ve sakız kokulu Türk lokumu, hububattan yerli

üretim madenlere; Osmanlı, Yörük, Selçuklu, Acem halı ve kilimlerine; yeşim, yakut, firuze gibi değerli taşlarla süslü el yapımı çeşmibülbül, laledan, gülabdan gibi cam ürünlerine, Bursa, Hereke kumaşları ile yerli üretim özel giysilere, kehribar, Beykoz Kundura Fabrikası

mamullerine, yerli yemek örnekleri ve malzemelerinden hatıra pullarına ve tiftik keçisine uzanan çeşitli yerli malı sanayi ve tarım ürünleri bulunmaktadır. Yolculuğun temel kuralı; “Gemiye gelen herkes, evimize gelen konuk gibi karşılanacak.” olmasıdır. Geminin ve gezinin asıl amacı, Türk ürünlerini tanıtmak, iktisadi gelişme ve dış ticareti sağlamanın yanında, genç Türkiye Cumhuriyeti’ni ve vardığı olağanüstü hedefleri tanıtmak idi. Geziyi ve gemiyi Avrupa’da tanıtacak ve akıllarda kalacak bir “logo” düşünüldü: Ticaret ve haber

tanrıçası Hermes, bir elinde taşıdığı Seyr-i Sefain Arması ile geminin önünde koşuyordu. Amblemin iki tarafında çapraz konumda iki çapa ve üstte “ay-yıldız” yer almaktaydı.

Tek bacalı, 4.765 gros ton ağırlığında, 120 metre boyunda, 14 metre eninde olan Karadeniz Gemisi saatte 12 mil hız yapabilmekte idi. 12 Haziran 1926 gününde başlayıp 5. Eylül 1926 gününde sona eren ve tam olarak 86 gün 22 saat süren yolculuğu boyunca, 2.778 ton kömür,

971 ton su kullanıldı ve 10 bin mil yol alındı. Gemi, bu süre içinde 13 ülkede, 17 limanı ziyaret etti. Gemi salonlarında ve gidilen kentlerin açık hava alanlarında konserler verildi ve ayrıca 16 balo düzenlendi. Programı ve aktiviteleri Avrupa basınında yer aldı ve halk arasında günlerce merakla konuşuldu ve izlendi.

ATATÜRK’ÜN GEMİYE ZİYARETİ

Geminin süvarisi, daha önce Gülcemal’in kaptanı olan, genç ama deneyimli bir denizci olmasıyla ün yapan Topuz lâkaplı Lütfi Kaptan’dı.

Gemi personeli ve görevlileri 285 kişi idi. Görevliler arasında, gençler, öğretmenler, müzisyenler, sanatçılar, basın mensupları, sergilenen malları üreten firma temsilcileri, usta aşçılar vardı. Konserleri Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası vermekteydi. Gemi yolcuları arasında İstiklal Marşı’nın bestecisi Zeki Üngör de bulunmaktaydı. Gemi 12 Haziran 1926 tarihinde İstanbul’dan hareket etti. Ertesi gün Bursa’dan sabah saat 8.00 de yola çıkan ve Mudanya’da gemiye binen Atatürk, bütün salonları, sergilenen eşyaları gezdi, program hakkında bilgi aldıktan sonra, hatıra defterine şunları yazdı: “Sergi başarıya ulaşmış bir

eserdir. Bende gayet iyi izlenimler bıraktı. Sunuş tarzı çok iyidir. Hazırlayıcıları takdir ve tebrik ederim.” Mustafa Kemal; Bandırma’da gemiden ayrıldı, beyaz mendilini sallayarak gemiyi uğurladı. Geminin yanaştığı iki ülke ve iki limandaki karşılanış şekli, Türkiye Cumhuriyeti’nin aldığı yolu ve gezinin amacını ortaya koyması yönünden çok ilginçtir. Bu limanlardan biri Cezayir’in Bona kenti, diğeri Fransa’nın Marsilya Limanı’dır.

İLK UĞRANAN LİMAN

Geminin ilk uğradığı liman, Cezayir’in Bona (Anaba) kenti idi. Aslında gezi ve sergi programında olmayan bu limana gelmenin tek amacı ve nedeni yakıt olarak kömür almaktı. Ama limanda, gemiye çıkmak ve gezmek için çok sayıda insanın heyecan içinde beklediklerini gördüler. Avrupa’ya açılmadan önce yanaştıkları ilk limanda gemiye çıkan yerli ahalinin davranışları,

gemi yolcularından sanat tarihçisi Celal Esat Bey’in günlüğünde şu şekilde yer aldı: “Sandalların içinde beyaz bornozlu, kırmızı fesli, şalvarlı, harmaniyeli bir çok kişi Karadeniz Vapuru’nu saatlerce tavaf etti. Etrafımızı saran genç, ihtiyar, çoluk, çocuk bütün halkın gözü hep, gurubumuzdaki yüzü açık, kısa saçlı, modern giyimli Türk Hanımlarına saplanıp kalmıştı. ‘Siz Müslüman mısınız’ diye soruyorlardı. Yarı hayret ve nefret ile temaşaya dalmışlardı. Onlar bize, biz onlara acıyarak bakıyorduk.” Karadeniz Gemisi’nin, Cezayir’in Bona limanında bu şekilde karşılanması ve değerlendirilmesine karşın, daha sonra yanaştığı

Fransa’nın Marsilya limanında çok değişik bir şekilde karşılandı.

BONA’DAN MARSİLYA’YA

Kent ve limanı tarihi günlerinden birini yaşamaktaydı. Limanda büyük bir kalabalık saatlerden beri gemiyi beklemekte ve şehir bandosu “Marselyez” marşını çalmakta idi. Gemi rıhtıma yanaştığında, rıhtımdakiler, geminin güvertesine baktıklarında, küpeşteye dayanmış kendilerini seyreden kadınlı erkekli gemi görevlilerini görünce gözlerine inanamadılar. Onlar, doğudan gelen kapalı ve karanlık giysili, ilk kez görecekleri kişileri beklerken, alt ve üst güvertelerden kendilerine bakan, gülen, el sallayan bu "Doğulu" konukların, kendilerinden çok daha modern ve çağdaş giysiler içinde, cana yakın, içten gülümseyen insanlar olduklarını görüyorlardı. Erkekler koyu renk takım elbise, pırıl pırıl beyaz gömlekler giymiş ve çoğu zarif bir iğne ile süslenmiş boyunbağları takmışlardı. Kadınlar, erkeklerden daha şık. Siyah ağırlıklı ipek ve muslin elbiseler içindeler. İyice dalgalı, "alagarson"a yakın kısalıkta kesilmiş saçları ile, Marsilya güneşi altında pırıl pırıl parlıyorlardı. Geminin, uzun ve neşeli tek bir düdük ile Marsilyalıları selamlamasından sonra Fransızlar gemiye çıkmaya başlıyorlar. Bir subay onları sergi salonuna götürüyor. İkramlar yapılıyor. Bir kış bahçesi ile kalabalık bir orkestranın çaldığı salonu geçerek sergi bölümüne gelen ziyaretçiler, hayranlıktan konuşamaz bir şekilde, ev sahiplerine ve sergilenen eşyalara bakıyorlar. Henüz üç yaşına basmış olan genç Türk Cumhuriyeti, büyük bir beğeni ve şaşkınlık içinde izleniyor ve saygı duyularak kabul ediliyordu. Marsilya ve yanaşılan diğer bazı limanlarda, ziyaretçi konumundaki konuklar, konuştukları Türk kadınlarına “Sizi daha önce çok başka şekilde düşündüğümüz için şaşkınlık içindeyiz ve özür dileriz” demekteydiler. İşte genç Türkiye Cumhuriyeti’nin düzenlediği yüzer sergi ve sergi sahipleri kadın ve erkekler ile sergilenen eşyalar, iki ayrı limanda, birbirinden bu kadar farklı şekilde değerlendiriliyordu. Diğer limanlardaki karşılama ve ziyaretler ise bir başka yazının, gelecek sayıdaki yazımızın konusu olacak genişliktedir.

Ama değişmeyen ve ortaya çıkan gerçek; Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa süre içinde aldığı

çağdaş yol, askeri zaferleri iktisadi başarılarla taçlandırmakta olduğu ve Karadeniz Vapuru ile yaptığı bu çalışmanın tam bir başarıya ulaşmış ve tarihteki onurlu, erişilmez yerini almış olduğu idi.