Mehmet Özçakır

Mehmet Özçakır

GEÇMİŞ OLSUN , AYDIN’IN GELİNİ YILDIZ KENTER

Haberler artık elimizin avucunuzun içinde.

An itibariyle tüm dünya her şeyden haberdar.

Hele kötü haber tez yayılır misali, kim hasta kim ölmüş, hemen cep telefonlarımızda.

Geçtiğimiz hafta sonu işte böyle bir haberle üzüldü Türkiye en çok da Aydın.

Çünkü Yıldız Kenter yoğun bakıma alınmış haberi en çok Çine ve Aydın’ı üzmüştü.

Çoğumuzun bildiği gibi, Çine ‘nin gelini Yıldız Kenter , çok daha önce yitirdiğimiz Çine li Şükran Güngör’ün de hayat arkadaşıydı.

Yıldız Kenter’in hayat öyküsü adeta bir kitap gibidir.

Tiyatro ve sinema oyunculuğunun yanı sıra, yarım asra yakın konservatuvar hocalığı yapan, tiyatro dünyasının efsane oyuncusu Yıldız Kenter, 11 Ekim 1928’de İstanbul’da dünyaya gelir.Tam 91 yıllık ömrüne sanat ve tiyatro adına çok daha fazla şeyler sığdırabilmiş üretken ve mesleğinin duayeni bir sanatçıdır.

Annesi Beyaz Rus asıllı İngiliz Olga Cynthia,, Londra da tanıştığı Ahmet Naci Bey’in evlenme teklifini kabul eder, ancak yalnız değildir, bir de oğlu Jack vardır. İstanbul’a dul, çocuklu bir İngiliz gelinle dönen Ahmet Naci Bey’i ailesi hoş karşılamaz. Olga her şeye göğüs gerer, hatta sevdiği adam uğruna kara çarşafa bile girer. Müslüman olur ve Nadide ismini alır. Nüfus cüzdanında doğum yerine Londra değil, Bandırma yazılır. Görünüşte köklü ve varlıklı bir aileden gelseler de maddi sıkıntı içinde yaşarlar. Nadide Hanım, İngilizce öğretmeni olarak evlerde ders vererek aile gelirine katkıda bulunur. Aile, Soyadı Kanunu çıktığında kent efendisi anlamına gelen “Kenter “ soyadını alır.

Babası Naci ailesi açıkça istemediği annesi Olga için “ Bu gavur karıyı da nereden buldun getirdin “ der, hatta Yıldız Kenter’in abisi Nedim doğunca, ailenin babaannesi “yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu “ diyerek sever.

Ahmet Naci (Kenter ) Bey, aldığı eğitim ve bildiği lisanlar nedeniyle Lozan’da İnönü’nün özel kalem müdürü olarak atanır . İyi tahsil görmüş, gelecek vaat eden bir gençtir. Ancak bu arada yeni bir kanun çıkar ve “Hariciyecilerin yabancılarla evlenmesi yasaklanır ve karısı yabancı olamaz.”

Bu kanun, üzerine İsmet İnönü, Yıldız Kenter’in babası Ahmet Naci bey’e yasayı aşmak için, “Resmen boşan, ama birlikte yaşa.” teklifini yapar .İşini kaybetmek istemeyen bazı dışişleri mensupları böyle yappı işine devam etse de, Ahmet Naci bey, aşkı uğruna memleketini, ailesini terk eden karısına bir hakaret olarak görür ve İnönü ‘ ye , “Hayır “der , “Mesleğimden vazgeçerim, ama karımdan vazgeçmem.” İstifa ederek bundan sonra daha düşük bir hayat sürmeye başlar ,ıvır zıvır işler yapmaya , gazetelerde tercümanlık işi derken sonra Ankara’da Ziraat Bakanlığı’nda bir iş bulur. Ama esas mesleğinden olunca hayatında bir gerileme yaşıyor.

Dedesi Mehmet Galip Bey ölünce, gelinin bir türlü kabullenemeyen babaanne Nuriye Hanım İstanbul’daki konağı satar, ancak Ahmet Naci Bey ve eşi ( Olga)Nadide Hanım’a bu satıştan pay vermez. Altı çocuklu aile için zor yıllar başlar. Baba Ahmet Naci yaşadığı zor yıllarını tesellisini içkide bulur.

Yıldız Kenter o yıllarını kendi hayatının kaleme alındığı “ Tiyatro benim hayatım “ da şöyle anlatır. “İngiliz gavur ana, her daim sarhoş bir baba… Ama sevgi dolu bir aile. Fakirdik ama mutluyduk. Babam, içmediği zamanlarda inanılmaz iyi bir insandı. Müthiş bir centilmen. Evimiz dağınıktı, annem tertiple düzenle pek ilgilenmezdi. Zaten bütün bu sefaletimize rağmen, evde hep bir yardımcı vardı, nereden nasıl bulunurdu, onlara para ödenir miydi bilmiyorum. Hepsi de bizim evimizde yatarlardı. Ama ev, zaten yol geçen hanı gibiydi. Hastaneden çıkartılmış 2 çocuklu kadın, sokakta dilenen bir nine, zerzevatçı bir aradaydık .Garip bir aileydik. Etraftan tuhaf bakarlardı. Sürekli bir macera yaşanırdı evimizde. En büyük abim Jack (o başka babadan), evin bu haline dayanamadı, 14 yaşında Türkiye’yi terk etti.”

“Her şeyin kıymetini çok iyi bildik, çünkü her şeyimiz çok azdı, çok hesaplıydı. Yine de elinden geldiğince, hiçbir şeyden mahrum etmedi annem bizi. Ders verdi, tercüman olarak çalıştı. Hiç durmadı. Ama annemin yanı sıra, bir çocuk olarak en fazla mesuliyeti de ben yükleniyordum. Gün oldu komşu evlere bile gittim temizlik yapmak için.

Anne İngiliz’dir, ama Yıldız Kenter’in konservatuvara girmesine öyle kolay izin vermez. Hatta, dayakla bile ikna edilmeye çalışılır. Babası, konservatuara gizlice kaydını yaptırır. Ekim 1944’te mezun olduktan sonra, sekiz yıl mecburi hizmet yapmak kaydıyla, Devlet Konservatuvarı’na parasız yatılı olarak kabul edilir.

Yıldız Kenter, o yılları şöyle anlatıyor: “On bir yaşındayken Ankara Radyosu’nda Ayşe Abla Çocuk Kulübü’yle başladım. Sonra Halkevi Korosu’na ve temsil koluna girdim. Ortaokulu bitirince konservatuvara girmek istedim; beni bırakmadılar. Bir yıl lise okudum, fakat çok mutsuzdum. Tiyatrodaydı aklım fikrim. Sonunda yine babam yardımcı oldu. Sınava girdim, kazandım. Konservatuvar başladı. Şimdi düşündüğümde mesleğimi çok küçük yaşta zaten seçmiş olduğumu ayırt ediyorum “Cebeci gibi tutucu bir semtte o kadar çok laf üretiliyordu ki konservatuvarla ilgili. Aslen İngiliz olan annem, ‘Kızlarla erkekler aynı yatakhanede yatıyorlar, seni asla göndermem’, ağabeyim Nedim, ‘Gidemezsin, orospu mu olacaksın?’ diyerek karşı çıktı konservatuvara girmeme.”