Mehmet Özçakır

Mehmet Özçakır

HİǒLİK MAKAMI ve NEYZEN TEVFİK

Tasavvufta “hiç olmak”, sahip olunan “her şeyi vermektir”. Çünkü Tasavvuf’a göre “verdiğin şey, senin olur”. Her şeyini veren birisinin hiçbir şeyi kalmaz, işte ancak o zaman her şeye sahip olabilir.

Peki, nasıl oluyor da verdiğimiz şey bizim oluyor? Sahip olduğumuz şey, ister bir cisim olsun ister bir his. Ne olursa olsun, uzun süre bizde kalınca bir noktadan sonra bize sahip olmaya başlar. Hareketlerimize ve davranışlarımıza yön verir. Tek başına bizi tanımlayacak noktaya gelir. Ama o şey bizden bir kere çıktı mı işte o zaman bizim olmaya başlar.

Örneğin yemeğimi, aç olan komşuma verdiğimde; o yemeğin komşumda yarattığı gülümseme benim olur. Yemek, aslında o gülümsemeydi. Fakat o yemek bendeyken bu gülümseme ortaya çıkamıyordu. Yemeğimi paylaşınca işte o gülümsemeye sahip oldum. Yani yemek benim oldu. Şimdi bir düşünün. Vermediğimiz yani paylaşmadığımız için sahip olma şansını kaçırdığımız daha neler var neler?

İşte gerçek düşünürler, mistizim etkisiyle olsun olmasın , hayatın bu gerçeklerini özümseyenlerdir.

Yakın tarihimizin simalarından Neyzen Tevfik de bu isimler arasındadır.

Bodrum'daki ünlü Neyzen Tevfik Caddesi'ni bilirsiniz. Bu caddeye isminin verilme sebebi Neyzen'in Bodrum doğumlu olması. İyi ki de burada doğmuş. Çünkü onu hayata bağlayan en büyük şeylerden biri Ege Denizi'ymiş.

Asıl ismi Tevfik Kolaylı. 24 Mart 1879 Muğla Bodrum ‘ da dünyaya geldi. Kendi ifadesiyle “Dünya'ya geldiğim zaman, birisi çıkıp da kulağıma yeryüzünde beni bekleyen âkibeleri fısıldamış olsaydı, belki derhal dönmeye yeltenir, fakat aynı zamanda iki tesir altında bundan vazgeçerdim. Birisi anamın ve babamın güzel yüzlerindeki riyasız, mâsum insanlık ifadesi, ikincisi de Ege Denizi’nin, doğduğum andan itibaren bütün hayatımda ruhumu kucaklayan nazlı feşafeşli yeşil enginliği...”

Bir gün babasıyla kahvehaneye gider, henüz 7 yaşındadır. "İşte o gün kafamdan bir tahta eksildi." dediği 'ney' sesini hayatında ilk kez duyar ve kelimenin tam anlamıyla büyülenir.

Ardından İzmir de Şair Eşref den hicvi , İstanbul da Mehmet Akif Ersoy dan , ona Ney öğretme karşılığı ,Farsça ve yazın konusundan bilgiler alır.Bir ara birlikte Mısır’a giderler.Başı devlet büyüklerine yazdığı hicivler yüzünden belaya girer, hatta idam kararı bile verilir.Ancak elit çevresi onu korur ve Meşrutiyetin ilanıyla İstanbul’a döner.

Gayet mütevazidir Neyzen Tevfik,Birgün Hocapaşa Camii’nin tabutluğuna gidip bir tabutun içine girer kapağını üzerine örter ve uyur.

Dünya malına zerre tamahı yoktur. Kimseye minneti de yoktur.

“Dünyanın en yüksek tahtına da çıksan yine aynı mabadınla oturacaksın” der.

Geçmiş günlere yananlara şöyle seslenir:

“Geçen gençlik günlerine yanmayan

Yok gibidir bense bakar geçerim.

Yoku vara varı hiçe gömerek

Her solukta bir gam yakar geçerim.”

İlk çıkardığı şiir kitabına da “Hiç” adını vermiştir.

Kendisine memuriyet teklif eden Talat Paşa’ya memur olunca sonunda ne olacağım diye sorar.

Talat Paşa memuriyet silsilelerini saydıktan sonra son kademeye gelir ve en son kademeyi şöyle söyler: Hiç. Neyzen Paşaya döner ve şöyle der: “İşte ben bugün de hiçim!”

1940’lı yılarda Bakırköy Akıl Hastanesi’nde 21 numaralı koğuş O’na ayrılır. Hem doktoru hem de dostudur ünlü sinir uzmanı Mazhar Osman. İstediği zaman gider kalır sonra canı istediğinde çıkar.

Gençliğinde hem Mevlevi hem de Bektaşi dergahlarında kalmış pek çok kişiden de feyz almıştır. Ancak hiçbir tarike bağlı kalmamıştır.

Öyle ki; İstanbul’a medrese eğitimi için geldiği yıllarda sarık ve cübbe taşımadığı için medreseden; namaz kılmadığı ve abdest almadığı için de mevlevihaneden kovulur.

Savaş vurguncularından birinin dedikodusu yapılmaktadır. “Tonla parası var… Herifin bir eli yağda bir eli balda… Nereye gitse hemen yol açıyorlar!” diye.

Neyzen “Gerçekten kenara çekiliyor mu herkes?” diye sorar “Çekiliyor.” cevabını alınca; “Demek cebindeki pisliğe bulaşmak istemiyorlar…” diye yapıştırır cevabı.

Bir gün Neyzen’e sorarlar: “Neyzen çalarken mi neşelenirsin yoksa neşeli olduğun zaman mı çalarsın?” Maliye Bakanı hakkında yolsuzluk dedikodularının dolaştığı bir dönemdir.

Neyzen: “Maliye Vekili değilim ki çalarken zevk alayım” der.

İkinci Meşrutiyet döneminde nazırlığa getirilen bir zat çok geçmeden yeğeninin vali olarak atanmasını sağlar.

Karşılaştıklarında Neyzen “Maşallah kardeşinizin oğlu tıpkı fasulyeye benziyor.” deyince adam “Genç yasta vali oldu neden fasulyeye benzesin?” diye sorar.

Neyzen de verir cevabı: “İşte ben de onun için benzetiyorum ya fasulye de sırığa sarılarak büyür.”

Hayatı yoksullukla geçmiş Neyzen Tevfik yüreği insan sevgisiyle dolu biriydi. Dünya malına hiç değer vermezdi.

1952 yılında Şehir Komedi Tiyatrosu’nda jübilesinin yapılacağı gün bir arkadaşına telefon açar kendisine bir takım elbise göndermesini ister. Arkadaşı elbiseyi gönderir.

Jübile bitince sahnenin arkasında o elbiseyi çıkartıp oradaki garsonlara verir sonra eski elbiselerini giyer. Bana vereceğiniz parayı da yoksullara dağıtın der.

Nice abdalların bulmak için nice yıllar yanıp tutuştuğu aptalların ise dünya malında bulmayı umduğu o son mertebeyi ne de güzel izah etmiştir Neyzen.

Hiç’tir.

Bu yüzden 28 Ocak 1953’de verdiği son nefesinde o “Hiç”i uğurlamak için binlerce insan akın eder Barbaros Bulvarı’na.

En yüksek derecede devlet memurlarından kılıklarına çeki düzen vermeye çalışan sarhoşlara üniversite profesörlerinden sokak dilencilerine kadar binlerce insan… Hiçlik mertebesine erişmiş Neyzen’i “hep” birlikte uğurlarlar.

Düşünürsek zaten bu dünya da bir hiç değil miyiz..?

Anadan üryan gelip, yine öylece gitmiyor muyuz terki Dünya ederken.

Ne götürüyoruz giderken..?

Onun için iki çıplak beden arasında yaşadığımızdır bu hayattan geride kalan.

SÖZÜN ÖZÜ :

HAYAT, ÇATLAK BARDAKTAKİ SUYA BENZER İÇSEN DE TÜKENİR İÇMESEN DE, BU YÜZDEN HAYATTAN TAT ALMAYA BAK: ÇÜNKÜ YAŞASAN DA BİTECEK YAŞAMASAN DA.

MEHMET ÖZÇAKIR

P.K:110 EFELER – AYDIN

GSM: 0.505.8077828