Ercüment Köybaşı

Ercüment Köybaşı

HER MEVSİMİN SULTANI

Çocukken daha başka severdim Ramazan ayını. Bu mübarek 30 günün dokusuna inen anlamından çok gizemli yemek öğünleri saplanırdı yüreğime. İlkokula giderken anneannemin yanında kalırdım. Kışlar eskiden daha mı soğuktu, yoksa şimdi entelleşti mi anlayamadım. Koyun postunda iki büklüm olmuş yatağımdan beni de kaldırırlardı sahura. Dedem marangozdu rahmetli, tahta parçası boldu o yüzden. Yonga ile tutuşan göçmen sobası içimizi ısıtırdı, maşa üstündeki pidenin kehribar kokusu ile. Benim oruç, tekne orucu olurdu. Belki de leğen… Çünkü okula giderken ninem yine sabah kahvaltısı hazırlardı. Dedem; “Oğlanın okulu akşama kadar” diye göz yumardı, yarım yamalak orucuma. En çok hoşuma giden evde içi hazırlanan kıymalı ve peynirli pidelerin sıkça yapılması idi. Kaşar peynirli, kırma yeşil zeytinli ve balık yumurtalı iftar tabağını kurcalamak tarifsiz heyecan verirdi bana. Yolun yarısını geçtiğimde Ramazan aylarını bütün mevsimlerde yaşadığımı anladım. Baharda, yazın sıcağında açlık günleri uzun olurdu ama kışın bir başka eserdi Ramazanın telaş rüzgarı. Çocukluk Ramazanları tek katlı bahçeli evlerin bir başka anı küpüydü. Soğuk havalarda gece yarısı davulcuları çok merak ederdim. Birisi davul çalıp mani söyler diğeri elinde mangal taşırdı. Çünkü davulun derisi soğuktan büzülüp ses vermediği için kömür ateşinde deriyi gerdirirlerdi. Yıllar sonra; sessiz karanlık sokaklarda yüzünü seçemediğim o davulcuların çalgıcılar derneğindeki Karagöz Mehmet’in müzisyenleri olduğunu öğrendim.

O sade günlerde hurma, yalnız iftar ayında uğrardı evlere. Nazilli köprü başında, Arap Fethi’nin lokantasının yanında dört teker arabasıyla manav Ali amca vardı. Hurma ile süslerdi seyyar dükkanının her köşesini, Birde Arap çerezci diye bilinen Nusret Koray’ın vitrininde olurdu hurma. Şimdiki gibi adım başı kürekle değil, neredeyse taneyle satılırdı. Pide fırınları iftar vaktine kadar nefes nefese kalırdı. Onlar kürekleri bırakır, terziler, ayakkabıcılar dadanırdı arastaya sahura kadar. Fırınların beton tezgahının önü ev siparişleriyle boy alınırdı. Çinko sahanlar, bakır tencereler sıra kavgasına girerdi top vaktine kadar. Çiçek desenli kapların, ekose sofra bezli örtüleri sabır kültüründe kapışır giderdi.

Kömür ateşinde anamın yapığı ekmek dolması bir başka yassılırdı, yer sofrasının göbeğinde. Bakır tepsiye önce iki çubuk asma dalı koyar sonra içi doldurulmuş ekmeği oturturdu. Yoğurt hazır, rengi hocanın özlem dolu sesini beklerdi. Nerede küheylan edalı gevrekçi fırınları, odun ateşinde is kokusundaki Adil amcanın fırını. Tavaslı Akyağcılar ve Yenipazarlı’lar hamura renk veren el emeğini damardan bilirlerdi. Dükkanönü Camisinin köşesinde kambur Ömer amca vardı. Tepsi ile kurabiye, börek pişirirdi. Dokunsan düşecek gibi duran antik fırında Ramazan boyu afilli kokular yayılırdı. Aksi, huysuz bir adamdı fırıncı Ömer ama başında kavga çıkaracak kadar güzel şamişi yapardı rahmetli.

Sarı’nın, Kervan Salih’in Ödenir’lerin ve Şakir’lerin pideleri köprü başında sergilenirdi öğleden sonra. Tahta masaların üzerinde, beyaz örtülerin altında buharına sarılmış sıcak gevremişler, hepsi odun ateşinden. Apak’ın fırınıyla Adil’in fırını pideyi gül suyuyla mı yaparlardı bilmem kapanın elinde kalırdı.

Bazen iftar topu duyulmaz, caminin şerefeleri yanıyor mu diye sokağa dolanırdık. O günler camilerde hoparlör olmadığı için elini ağzına dayayan hocanın sesi daha minareyi dönerken kaybolurdu. Dedem cep saatini defalarca yoklardı, ona göre geciken topun öfkesinde. Saatli maarif takviminin imsakiyesi, Nimet Çalapala’nın matematik kitabı gibi evimizin duvarında.

Kış uykusuna dalmış yorgun yılların Ramazanları; bir kapıdan diğerine çorba sahanları, sevgi kokan Yasin-i Şerifler’in komşuluklarını hatırlattı bu kez. Başımın üstünde bakır siniyle pideeeeeler…! diye

bağırdığım günleri, anneannemin toprak tavadaki kuskusa zerde koyduğu iftarları gel de unut bakalım unutabilirsen. Yüreğinizdeki inanç, beyaz krizantenlerle örtülsün.