Birsel Oğuz

Birsel Oğuz

“ZAMAN NE ÖĞRETTİ?”

Sevginin yaşamın anahtarı olduğunu ve açılmaz denilen bir kapı bile olsa onun her kapıyı er ya da geç açtığını…

Sevginin dile getirilmesi ve hissedilip gösterilmesi gerektiğini, kimsenin onu bulmak için arkeolojik kazıya çıkmasının zorunlu olmadığını, “Aslında o seni çok sever”ci anlayışın toprağın dibine gömmenin gerekliliğini…

Gözlerin ruha açılan birer pencere olduğunu ve çok şeyler anlattığını…

Zerdüşt 'ün (Mecusi) dediği gibi kötünün bilinmediği yerde iyinin de tanımlanamayacağını ve kötünün aranacağı yerin kişinin kendi içi olduğu ve ona direnmenin, kendi kendinle baş edebilmenin zorluğunu ama asla ona yenilmemenin ve pes etmemenin gerekliliğini…

Pirincin içindeki beyaz görünümlü taştan korkulması gerektiğini…

İnsanların temel olarak içten olanlar ve içten olmayanlar olarak ikiye ayrıldığını…

Kendini dinlemenin, kendi ile aynada yüzleşmenin gerekliliğini, beğenmediğin pürüzleri düzeltmek için yaşam boyu verilen savaşı, yaşam boyu kendinden yine kendine yolculuk yapmanın gerekliliğini…

İlim sahibi olmanın bilgilendirmenin önemini aklın ve bilgeliğin önderliğinde sezgiye de gerektiğinde dayanışmayı, anlamlı bir yaşamın amaç olduğunu ve bir filozof gibi yaşamanın güzelliğini…

Yaşamın bir yol olduğunu, bu yolun özenle yürünmesi gerekliliğin, görev bilincini ve görevin üstün geldiğini, gerçeğin arayışının süreceğini…

Güzel söz söylemenin ya da yazmanın ancak bu doğrultuda davranma ile bir arada olunca değerinin olduğunu…

Çözümü kendi dışında aramanın boşunalığını ve her zaman çözümün bireyce bulunması gerekliliğini…

Orta yolun her zaman iyiye karşı örgütlendiğini…

“Keşke”lerin akıl sağlığı bozukluğunu “iyi ki”ler ile kırmanın gerekliliğini…

Güven duymanın ürkek bir ceylan gibi olduğunu, merhametten maraz doğması olasılığının yüksek olduğunu…

“Zaman ne öğretti?”

Umutsuzluğun, karamsar-lığın, çözümsüzlüğün yüreklerden atılması gerekliliğini…

Zarfın içindeki kâğıdı merak etmeden zarfa bakıp onunla yetinmenin genel kabul gördüğü kitlenin tersine zarfın içindeki derin bilgilerin ya da sırların bu konuda yeterli ve yetkili olan kimseye öğretilmesinin gerekliliğini…

Ucuz insanlık, vicdan, gözyaşı pazarlayıcısı, eksik akıllı ağzı açıkların kuru gürültüsünden bıkkınlık getirdiğini…

Başkasının yaşamına gelenek, örf, adet, töre, ilkel yaşam biçimini dayatmaya çalışarak karışmanın anlamsızlığını…

Her öğrendiğini “Uygulaması çok zor, ben böyleyim… Beni böyle kabul etsinler vs…” diye yan çizip yengeç gibi yan yan uzaklaşanın ömür boyu kaçtığı bu değerlerin kendisini bıkmadan kovalayacağını…

Korktuğun, çekindiğin ne ise onun, er ya da geç sonunda dönüp dolaşıp alnının tam ortasına yapışarak gerçekleşeceğini…

“Beklerler” diyerek içinden gelmeyen ezber davranışlar yapmamak gerekliliğini…

“Aslını yadsıma, topraklarının kokusunu unutma” düşüncesiyle değişime, gelişime karşı çıkmanın duygu sömürüsüyle desteklendiğini…

Özgür düşünmenin, sorgulamanın, görgünün önemini ve kibrin en büyük zehir olduğunu…

“Ben ben” diye çırpınan, kendini makamca önemli görenlerin düştükleri hem acınacak hem gülünecek durumda çırpındıkça batmalarını…

Yolda olanın, farklı seslerin, yeni görüşlerin, birey olabilenin, çoğunlukla yaşadığı toplumda anlanamayacağını…

Kurban rolünü oynamaya bayılan yığının son nefesine kadar kurban olacağını…

“Akıllı insanın ağzı kalbinde, akılsız insanın ise kalbi ağzındadır” der Hz. Süleyman. Düşünerek, planlayarak hareket etmek gerekliliğini, söz söylemeden önce de iki düşünüp bir söylemeyi, ele, bele ve dile hâkim olmanın önemini…

Gerçek insanın yolunun “Herkes gibi değil, “kendi gibi olabilmenin yolu olduğunu; bu yolun paylaşılabileceğini ve yolda asıl amacın yolculuğun kendisi olduğunu; bu yolun paylaşılabileceğini ve yolda asıl amacın yolculuğun kendisini olduğunu…

Yaşarken yeniden doğma fırsatın varsa, neden bir başka yaşamı bekleyesin!

“Kendi ışığına güvenen;

Başkasının parlamasından rahatsız olmaz.” Victor Hugo