TODOR JİVKOV VE TÜRKLER

Bulgaristan'ın küçük bir köyünde doğmuştur. Roman soylu ve çok fakir bir ailenin çocuğudur. İşçi Partisi tarafından görevlendirilerek verilen hizmetleri başarıyla yürütmüş, işçi sınıfının kavgalarını acımasızca yönetmiş, Komünist Partisi'ne üye olarak, Devrimci Halk Kurtuluş Ordusunda yükselmiş, Politbüro üyeliğine, oradan da Devlet Konseyi Başkanlığına seçilmiştir. 1985 yıllarında gerçek yüzünü göstererek, Türk düşmanlığını, İslam düşmanlığını ve Bulgarlaştırma politikasını uygulamaya başlamıştır. Asırlarca birlikte aynı topraklarda barış içinde yaşadığı Türklere ve İslam dinine duyduğu kinini ortaya çıkarmış, Bulgaristan'da yaşayan Türklere, Pomaklara yapmadığı zulüm, işkence, baskı, sürgün, psikolojik ve fiziksel tüm kötülükleri uygulamaya sokmuştur.

Türkçe konuşmayı, ezan okumayı, camileri, namaz kılmayı, Türk, Müslüman isimlerini yasaklamış, bunların yerine Bulgar isimlerinin seçilmesini, yeni kimliklerin kullanılmışını bu kurallara uymayanların karakollara alınıp, dövülmesini, işkence edilmesini, Tuna Nehri içinde bulunulan Belene Adasına sürülmesi, zindanlara atılmasını aleni emretmiş ve uygulamaların takipçisi olmuştur.

Yukarıda anlatılanların dışında bilinmeyen, görülmeyen ama yaşanılan binlerce zulme dayanamayan Türkler 1989 yılından itibaren kitleler halinde Türkiye'ye doğru göç hareketini başlatmışlardır. Kendi ideolojisini yaşayan, komşu ülke yöneticileri bile “Bu baskılarda aşırıya gitmiyor musunuz?’ dediğinde “Biz onlara listeleri, isimleri veriyoruz. O listelerden istedikleri ismi seçme hakları var” diye cevap vermiştir. Ayrıca utanmadan, sıkılmadan, “Müslüman Türklerin Osmanlı döneminde zorla Türkleştirilen Bulgarlardan meydana geldiğini” iddia etmiştir.

Uygulamaya koyduğu bunca baskı ve zulme ilave olarak Türk ilkokullarını, ortaokulları ve liseleri kapatmış, Bulgar okullarıyla birleştirmiştir. Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı sıfatıyla bu zulüm, soykırım ve baskı 1989 yılına kadar sürmüştür. Sovyet Lideri

Gorbaçov başlattığı Perestroyka politikasıyla Cumhuriyet, özgürlük, egemenlik, bağımsızlık kavramları güçlenmeye başlayıp ortaya yeni devletler (Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan, Azerbaycan vb.) devletler ortaya çıkmaya başlayınca Bulgaristan'da da bağımsızlık, özgürlük hareketleri başlamış ve Todor görevden görevden alınmış, yargılanmış, hapis cezası, yaşlı olması göz önüne alınarak ev hapsiyle geçiştirilmiş ve zamanla da hesap sorma unutturulmuştur.

Bu zalim adam yaptıklarının cezasını çekmeden 1998 yılında zatürre hastalığından ölmüştür. Bu insanlık düşmanını niye anlattım?

Çünkü ben de 1989 yılında Aydın Lisesi'nin folklor grubuyla 30 – 35 civarında öğrencilerim, öğretmenlerim ve folklor eğitmenlerimle Fransa'ya gösteri yapmaya gidiyordum. Kapıkule'den Bulgar sınırına girer girmez yolun sağ ve solunda binlerce aracın kuyrukta beklediğini gördüm. Bizim Murat 124'e benzeyen Ladaların üstleri, yanları, arkaları ve ilave römorklarında silme çeşitli araç ve gereçler, mobilyalar, eşyalarla dolu olduğunu görünce epey şaşırmıştım.

Kimdi bunlar? Nereye gidiyorlardı? Konuşmak istediğimizde bize cevap veren yoktu. Bazıları sırtını bize dönerek konuşmayı deniyorlar. Bazı bilgileri alıyorduk.

3 – 4 gündür yollarda bekliyorlardı. 'Yurdumuza dönüyoruz' diyorlardı. Etraf, polis, asker, jandarma ve sivil denetçilerle doluydu.

Todor Jivkov denilen komünist, ateist ve insanlık düşmanı bu adamın yaptıklarına daha fazla dayanamayıp hıçkırarak ağlamaya başlamıştım.

Fransa gibi Paris gibi güzel bir ülkede maalesef 10 gün gözümün önünden, ülkeme göçmeye çalışan bu soydaşlarımızın masum halleri hiç kaybolmadı. Dönüş yolunda Bulgaristan'a girdiğimiz andan itibaren Kapıkule gümrük kapısına kadar aynı manzaraları ibretle, acıyla gözyaşlarımızla izledik. O sürgünü, o dramatik göçü ömrüm boyunca unutamam. Lisemizde 1992'de başlatıp 2001 yılı sonuna kadar devam eden uluslararası halk oyunları festivallerine Bulgaristan da katıldı. Oyuncu öğrenciler, öğretmenler, eğiticilerle gelen ilk grupla çok ilgilenmiştim.

Ekibin kız öğrencilerinden dünyalar güzeli bir kızın özel hayatını öğrencine epey şaşırmıştım. Bu öğrenciler Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisi imiş. O kızın babası Bulgar doktor ve Belene Adasında görevli imiş. Sürgüne gelen Türklere iyi davrandığından, tedavilerinde yardımcı olduğundan, yaralarını temizlediğinden ve ilaç verdiğinden dolayı cezalandırılmış.

Görev yaptığı bu adada hapsedilmiş. Bu güzel kız, Bulgar yöneticilerin insanlık dışı davranışlardan dolayı her insan gibi bu eski yönetimden nefret etmiş. İşte bu grup, okul bahçemizde bulunan bin 500 civarında seyircinin izleyebildiği büyük sahnede gösteri yapıyorlardı. Milli giysiler, müzikler eşliğinde ülkesinde geçmiş dönemi anlatan oyun sırasında kıyafet değiştirme sahnesi oynanırken, oyunu seyreden Milli Eğitim Müdürümüz sinirli ve kızgın bir şekilde hanımına,

“Kalk gidelim. Bunları seyretmiyorum. Yarın bunları oynatma!” deyince ben epey şaşırmıştım. “Efendim, dün Vali Bey, bu oyunu sonuna kadar seyretti, ne var bunda?” deyince, “Yarın Kuşadası'nda oynasınlar!” dedi. Ben de “Efendim onlar Kuşadası'nda daha önce gösteri yaptılar, yarın da burada gösteri yapacaklar!” dediğimde sinirle ve asık bir yüzle okul bahçesini terk ettiler. Hem konuklara hem seyircilere ve öğrencilerime karşı çok mahcup olmuştum. Şahane bir gecemiz, oyunlar, müzikler rezil olmuştu.

Biz de rezil olmuştuk. Ertesi gün öğleye doğru bir müfettiş okula gelerek, benim ifademi aldı.

Ben o kızın durumunu, doktor babasının sürgün edilip Belene Adasına sürülen Türklere yardımcı oldu diye orada Türklerle beraber hapsedilen, insanlık örneği olan olayı anlatınca yaşlı müfettiş, beni gözyaşlarıyla dinlemişti. Bu konu da ayrı bir hikâye.