“Devlet 100 koyun veriyor” lafını son günlerde duymayan kalmadı. Kahvede konuşuluyor, kırsalda ve şehirde iş bulamayan gençler arasında dolaşıyor bu laf. Sosyal medyada ise bambaşka bir hikâyeye dönüşüyor. Resmi açıklamalar başka, konuşulanlar ise bambaşka. Sanki Devlet kapıya kadar koyun getiriyor, hiçbir şey istemiyor, siz de oturduğunuz yerden kazanıyorsunuz.
Bu hibe işi pekte öyle değil. Evet, küçükbaş hayvancılığa yönelik bir destek var. Ama bu destek, sanıldığı gibi karşılıksız bir hibe yağmuru değil. Daha çok, (gel üret, ben de seni destekleyeyim) diyen bir model. Yani Devlet köye dönmek isteyen gençlere bir başka deyimle hayvancılığı teşvik etme amacıyla bir kapı aralıyor ama içeri girip o işi yürütmek sizin meseleniz.
Sorun da tam burada başlıyor zaten. Çünkü bizde hibe kelimesi duyulduğu an, işin geri kalanı pek sorgulanmıyor. Oysa hayvancılık dediğimizde, sabah akşam mesai isteyen bir uğraş. Hayvan hastalanır, doğum olur, yem pahalılanır, piyasa düşer. Yani masa başında oturmaya benzemez, meşakkatli bir iş.
Kırsalda yaşayanlar bunu zaten biliyor. Ama şehirden bir fırsat yakaladım diye bakanlar için tablo biraz farklı. İlk başta cazip görünen hibe karşılığı 100 koyun, aslında ciddi bir sorumluluk demek. Hele ki bu işi bilmeden giriyorsanız, birkaç ay içinde heves, yerini yorgunluğa bırakır. Kaldı ki bu teşviki elde etmekte o kadar kolay değil.
Bu yüzden meseleyi doğru yerden bakmak gerekiyor. Bu bir hibe olduğu kadar üretime teşvik etmektir. Kendi işini kurmaya bir fırsattır. Ama aynı zamanda risk almaya, emek vermeye ve sabretmeye de bir davettir.
Şunu da teslim etmek lazım. Doğru yapan için bu iş hala bir fırsat. Küçük başlayıp büyüten, sürüsünü arttıran, pazarı öğrenen insanlar var. Ama onların ortak noktası şu, hiçbiri bedava koyun veriyorlar diye yola çıkmamış.
Belki de en doğrusu şu soruyu sormak; Biz gerçekten bu işi yapmak istiyor muyuz, yoksa kulağımıza hoş gelen bir cümlenin peşinden mi gidiyoruz? Çünkü aradaki fark, bir hayalin başlamasıyla bitmesi arasındaki fark kadar büyük…