ATMAYIN YAMALIK YAPARIZ

Abone Ol

Çocukluğumu yaşadığım altmışlı yıllarda, halkımız ciddi ekonomik sıkıntılardaydı. Hemen her dönem vatandaşın belini bükmüş olan geçim derdi o dönem özellikle üretimin ve ithalatın az olması nedeniyle günümüze göre çok daha fazla hissediliyordu. Gerçi salgın ekonomimize olumsuz etkilemiş durumda olduğundan yine sıkıntılı süreçten geçmekteyiz.

Tek tesellimizse çevrimizdeki hemen herkesin düşük gelir grubunda olmasıydı. Bu sayede, yoksulluk fazla göze batmıyordu.

Örneğin, ben de pek çok yaşıtım gibi bir elbiseyi ve bir çift ayakkabıyı uzun zaman kullanmak zorundaydım.

Zamanla yıpranan elbiselerimiz, pantolonlarımız yamalanır, her gün giydiğimiz ayakkabılarımızın altı delinince yenisini alacak bütçemiz olmadığı için o kısımları onarması için ayakkabıcıya verirdik. Bu onarımın masrafını karşılamakta zorlananlarsa ayakları yağmurda çamurda ıslanmasın diye delik ayakkabıların içine uygun şekilde kestikleri mukavvaları koyarlardı. Artık iyice eskimeye yüz tutmuş olan ayakkabı köselelerinin bir süre daha dayanması içinse altlarına “pençe” denen metaller çakılırdı. Burun ve topuk kısmına çakılan ve genellikle yarım ay şeklindeki bu metaller, ayakkabının bir süre daha giyilebilmesini sağlardı. Caddelerde yürürken ayakkabısının altından “çak, çak” sesleri gelenlerin pençe yaptırmış oldukları hemen anlaşılırdı.

O yıllarda, çocukların yanı sıra, bazı büyüklerimiz de yokluk yüzünden yamalı pantolon giyerdi. Kimse bundan utanmazdı.

Pantolonda kaç yama var, pantolonundan, üst başından utanmıyor. O zamanlar utanma duygusu yok muydu? O yıllarda hırsızlıktan, yalandan, rüşvetten utanılırdı.

Namuslu adamın elbisesinden utanılmazdı. Şimdi yoksulluktan utanılıyor da namussuzluktan hiç utanılmıyor. ÜZGÜNÜM… Yaşadıklarımızdan gördüğümüz bu.

Altmışlı yıllarda genellikle herkes yoksuldu ya da yakınındaydı. Yoksulluğun hiç de ayıp bir şey olmadığını bilirdi. Elde olanla idare etmek zorundaydık. Evlerdeki artık kumaşlar atılmaz, ünün birinde yamalık olur diye saklanırdı. Giyilemeyecek kadar eskimiş bazı elbiseler eğer renkleri halen giymekte olduğumuz giysilere yakınsa, günü geldiğinde yamalık olarak kullanılmak üzere köşede bekletilirdi.

Çoğumuzun yamalı giysilerle okula geldiğini anımsıyorum. Öğretmenlerimizse daracık bütçeleriyle sahip oldukları tek takım elbiselerini, paçaları iyice yıpranana kadar giyerler, sonra terziye vererek onarımını yaptırır giyerlerdi.

O günlerde alım gücünün az olması tüketiciler kadar üreticilerin de ilginç buluşlar yapmalarının önünü açmıştı. Örneğin, işyerlerinde takım elbise giymek zorunda olan memurların sahip olduğu birkaç gömleği uzun yıllar kullanabilmeleri için her gömlek, 'kolçak' denilen bir yedek yaka ile satılırdı. Bu yedek yaka aradan geçen zaman içinde yıpranan eskisinin yerine dikilirdi. Yakanın renk tonu gömleğin renk tonundan farklıysa bu işlemden geçmiş demekti. Öğretmenlerimizin de, tanıdığım hemen tüm memurların da bu yönteme başvurduklarını görebiliyorduk.

Hayatlarını bedenen çalışarak kazananlar da, yeni aldıkları pantolon ve ceketleri korumanın yolunu bulmuşlardı:

Yaptıkları işler, elbiselerin çabuk yıpranmasına neden olduğu için onları satın aldıkları gün diz ve dirsek kısımlarına “süvarilik” denilen yamalar yaptırarak bu giysileri uzun zaman kullanabilirlerdi. Sürekli oturarak çalışmak zorunda olan memurlar ise pantolonlarının arka kısmına deri ya da kalın bir kumaştan süvarilik diktirerek kumaşın yıpranmasını önlemeye çalışırlardı.

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ… HAYALİ CİHAN DEĞER…