İnsanların bilgiye ulaşma ve fikirlerle karşılaşma biçimi büyük bir dönüşüm geçiriyor.

Gutenberg'in 15. yüzyılda geliştirdiği matbaa teknolojisinin Avrupa'da yaygınlaşmasının ardından kitaplar, gazeteler ve diğer yazılı metinler yüzyıllar boyunca fikirlerin aktarılmasında merkezi konuma yerleşti. Okumak yalnızca bilgi edinmenin değil, siyaset, bilim ve kamusal tartışmanın da temel araçlarından biri haline geldi.

Bugün ise bu düzen ortadan kalkmasa da güçlü bir rakiple karşı karşıya.

YouTube, TikTok, podcast platformları, canlı yayınlar ve kablosuz kulaklıklar sayesinde bir fikri öğrenmek için artık mutlaka uzun bir metnin başına oturmak gerekmiyor. Aynı bilgi veya tartışma, birkaç dakikalık bir videodan üç saatlik bir podcast'e kadar çok farklı biçimlerde tüketilebiliyor.

Ortaya çıkan tablo bu nedenle basitçe “insanlar artık okumuyor” cümlesinden daha karmaşık.

Asıl değişim, yazının bilgi dünyasındaki tekeline benzer konumunun zayıflaması ve ses ile görüntünün yeniden güç kazanması olabilir.

Kitap okuma gerçekten geriliyor mu?

Bu dönüşümün en çok tartışılan yönlerinden biri kitap okuma alışkanlıkları.

Bakan Uraloğlu yeni projeyi duyurdu: Karadeniz'de 6 ili birbirine bağlayacak hızlı tren geliyor
Bakan Uraloğlu yeni projeyi duyurdu: Karadeniz'de 6 ili birbirine bağlayacak hızlı tren geliyor
İçeriği Görüntüle

ABD Ulusal Sanat Vakfı'nın (NEA) 2022 verilerine göre yetişkinlerin yüzde 48,5'i önceki 12 ay içinde iş veya okul için zorunlu olmayan en az bir kitabı basılı ya da dijital olarak okuduğunu bildirdi. Aynı oran 2012'de yüzde 54,6 seviyesindeydi. NEA, özellikle roman ve kısa öykü okuyanların oranında da son on yılda belirgin bir gerileme tespit etti.

Ancak başka araştırmalar, “insanlar kitap okumayı bırakıyor” sonucuna temkinli yaklaşılması gerektiğini gösteriyor.

Pew Research Center'ın Ekim 2025'te gerçekleştirdiği araştırmada ABD'li yetişkinlerin yüzde 75'i son 12 ayda bir kitabın tamamını veya bir bölümünü en az bir formatta okuduğunu söyledi. Aynı araştırmada basılı kitap okuyanların oranı 2011'de yüzde 72 iken 2025'te yüzde 64'e gerilerken, sesli kitap dinleyenlerin oranı yüzde 11'den yüzde 26'ya yükseldi.

İki araştırmanın sonuçları ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ancak soruların kapsamı ve “kitap okuma” tanımları farklı.

Bu nedenle daha doğru soru, insanların tamamen okumayı bırakıp bırakmadığından çok, uzun ve kesintisiz okumaya ayırdıkları zamanın ve tercih ettikleri formatların nasıl değiştiği olabilir.

Ekran, dikkat için kitapla yarışıyor

Gazeteci James Marriott da 2026'da yayımlanan The New Dark Ages: The End of Reading and the Dawn of a Post-Literate Society adlı çalışmasında benzer bir tartışmayı gündeme taşıyor.

Marriott'ın temel tezi, ekranların yükselişiyle birlikte derin okuma alışkanlığının gerilediği ve bunun yalnızca kültürel tüketimi değil, insanların düşünme biçimini de etkileyebileceği yönünde.

Akıllı telefon bu değişimin merkezinde bulunuyor.

Kitap okumak çoğu zaman tek bir işe uzun süre odaklanmayı gerektirirken telefon ekranı kullanıcıya aynı anda mesaj, haber, video, oyun ve sosyal medya akışı sunuyor. İçerikler arasında geçiş yapmak birkaç saniye sürüyor.

Üstelik ses ve video, okumanın mümkün olmadığı zamanlara da girebiliyor. İnsanlar yürürken, araç kullanırken, spor yaparken veya ev işiyle uğraşırken podcast dinleyebiliyor; toplu taşımada birkaç dakikalık videolar izleyebiliyor.

Böylece rekabet yalnızca “kitap mı, video mu?” sorusundan ibaret olmuyor.

Asıl rekabet, insanın sınırlı boş zamanının ve dikkatinin hangi medya biçimine ayrılacağı üzerinden yaşanıyor.

Türkiye'de de ekran günlük hayatın merkezinde

Bu dönüşüm yalnızca ABD ile sınırlı değil.

TÜİK'in 2026 Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması'na göre Türkiye'de 16-74 yaş grubunda internet kullanım oranı yüzde 92,3'e ulaştı. YouTube kullananların oranı ise yüzde 77,6 olarak ölçüldü.

Çocuklardaki kullanım alışkanlıkları da görsel içeriğin ağırlığını gösteriyor. TÜİK'in 2024 Çocuklarda Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması'nda düzenli internet kullanan çocukların yüzde 83,9'u internet üzerinden video izlediğini belirtti.

Bu rakamlar Türkiye'de kitap okumanın aynı oranda gerilediğini tek başına kanıtlamıyor. Ancak bilgi, eğlence ve iletişimin giderek daha büyük bölümünün ekranlar üzerinden gerçekleştiğini ortaya koyuyor.

Dolayısıyla Türkiye açısından da tartışmanın odağında yalnızca “ne kadar okuyoruz?” sorusu değil, günün ne kadarını metinle, ne kadarını görüntü ve sesle geçiriyoruz? sorusu bulunuyor.

Podcast'ler yeni sözlü kültürün merkezlerinden biri

Sesin yeniden yükselişi, iletişim tarihindeki daha eski bir dönemi hatırlatıyor.

İletişim ve kültür tarihçisi Walter J. Ong, sözlü kültür ile yazılı kültürün yalnızca farklı iletişim araçları olmadığını; düşüncenin kurulma biçimini de etkilediğini savunuyordu.

Yazılı metnin önemli özelliklerinden biri, okuyucuya geri dönme imkânı vermesi.

Bir argümanın önceki bölümünü yeniden okuyabilir, iki cümleyi karşılaştırabilir, bir iddianın nasıl temellendirildiğini kontrol edebilirsiniz. Ong'un tartıştığı “backlooping” kavramı da yazının düşünceyi dışarıda saklayan bu özelliğiyle bağlantılıdır. Sözlü iletişimde ise söylenen söz, kaydedilmediği sürece söylendiği anda kaybolur ve konuşmacı hatırlamayı kolaylaştırmak için tekrar, ritim ve tanıdık kalıplardan daha fazla yararlanabilir.

Modern podcast kültürü elbette matbaa öncesi sözlü toplumların birebir geri dönüşü değil. Podcast kaydedilebilir, geri sarılabilir ve tekrar dinlenebilir.

Ancak anlatım biçimi açısından dikkat çekici bir benzerlik var.

Saatler süren sohbetlerde fikirler her zaman bir makaledeki gibi başlık, giriş, kanıt ve sonuç sırasıyla ilerlemiyor. Konuşmacılar aynı noktaya dönebiliyor, konudan konuya geçebiliyor ve düşüncelerini konuşurken geliştirebiliyor.

Bu da dinleyiciye yalnızca sonuçlanmış bir fikri değil, fikrin oluşma sürecini izleme hissi veriyor.

Joe Rogan gibi yayıncıların saatler süren programlarının geniş kitlelere ulaşması, dijital çağda kısa içeriklerin yanı sıra uzun fakat konuşmaya dayalı formatların da güçlü bir karşılığı olduğunu gösteriyor.

İyi konuşmak yeniden büyük avantaj sağlıyor

Sözlü ve görsel iletişimin güçlenmesi yalnızca insanların ne tükettiğini değil, nasıl ikna edildiğini de etkiliyor.

Kağıt üzerinde sıradan görünen birkaç kelime; doğru tonlama, yüz ifadesi, beden dili ve tekrarlarla söylendiğinde çok daha etkili hale gelebiliyor.

Bu nedenle sosyal medya çağında mesajın yalnızca içeriği değil, nasıl söylendiği ve nasıl görüntülendiği de giderek daha fazla önem taşıyor.

Kısa sloganlar, tekrarlanan ifadeler, lakaplar ve kolay hatırlanan cümleler birkaç saniyelik video kesitlerine rahatlıkla dönüşebiliyor.

Uzun bir politika metninin veya ayrıntılı bir analiz yazısının aynı hızla yayılması ise çok daha zor.

Siyasetin dili de bu dönüşümden etkileniyor

Bu değişimin en görünür olduğu alanlardan biri siyaset.

Donald Trump'ın siyasi iletişim tarzı bunun dikkat çekici örneklerinden biri.

Trump, klasik siyasi söylemlerdeki ayrıntılı politika anlatımlarının yanında tekrar, kısa sloganlar ve rakiplerine verdiği kolay hatırlanan lakapları yoğun biçimde kullanıyor.

“Crooked Hillary” ve “Sleepy Joe” gibi ifadelerin gücü, karmaşık bir siyasi eleştiriyi birkaç kelimelik ve tekrar edilebilir bir kalıba dönüştürmesinden geliyor.

Burada mesele yalnızca Trump veya belirli bir siyasi çizgi değil.

Sosyal medya ortamında farklı ülkelerde ve farklı siyasi hareketlerde benzer bir iletişim mantığı görülebiliyor: Mesaj ne kadar kısa, görsel ve tekrar edilebilir hale gelirse dijital dolaşıma girme ihtimali de o kadar yükseliyor.

Bu durum ayrıntılı politika tartışmalarını ortadan kaldırmıyor ancak kamuoyunun ilk karşılaştığı mesajın biçimini değiştiriyor.

Karmaşık fikirlerin yerini güçlü semboller mi alıyor?

Görsel çağın siyasi iletişim üzerindeki etkilerinden biri de sembollerin artan gücü.

Göç politikası yüzlerce sayfalık mevzuat, ekonomik analiz ve uluslararası hukuk tartışması gerektirebilir. Buna karşılık bir “duvar” görüntüsü bütün bu tartışmayı tek bir fiziksel sembole dönüştürebilir.

Benzer biçimde El Salvador'daki dev hapishane kompleksi veya Hindistan'ın Ayodhya kentindeki Ram Tapınağı gibi yapılar yalnızca fiziksel projeler olarak değil, siyasi ve kültürel mesajların taşıyıcıları olarak da işlev görüyor.

Bir fotoğrafın veya birkaç saniyelik videonun milyonlarca ekranda dolaşabilmesi, sembolik siyaseti dijital çağ için son derece güçlü hale getiriyor.

Yazılı politika belgesi açıklama ister.

Güçlü bir görüntü ise çoğu zaman açıklamadan önce duygu üretir.

Peki yazılı kültür gerçekten sona mı eriyor?

Bütün bunlar kitapların veya yazılı düşüncenin ortadan kalkmak üzere olduğu anlamına gelmiyor.

Hatta veriler daha karmaşık bir dönüşüme işaret ediyor.

Pew Research Center'ın 2025 araştırmasına göre ABD'de yetişkinlerin yüzde 64'ü hâlâ basılı kitap okuyor. E-kitap ve sesli kitapların kullanım oranları ise 2011'e kıyasla belirgin biçimde yükselmiş durumda.

Üstelik dijital dünya yalnızca video üretmiyor.

İnsanlar gün boyunca haber, mesaj, sosyal medya paylaşımı, altyazı, e-posta ve internet sayfaları da okuyor. Dolayısıyla modern toplumun bütünüyle “okuryazarlık sonrası” bir döneme geçtiğini söylemek için henüz güçlü bir bilimsel uzlaşmadan söz etmek zor.

Daha temkinli bir tanım yapmak mümkün:

Yazılı kültür yok olmuyor; fakat artık fikirlerin dolaşımındaki rakipsiz konumunu kaybediyor.

Metin, ses ve görüntü giderek aynı dijital ortamın parçaları haline geliyor.

Bir podcast'ten alınan cümle TikTok videosuna dönüşebiliyor, video sosyal medyada yazıyla tartışılabiliyor, tartışma daha sonra bir haber veya kitaba aktarılabiliyor.

Bu nedenle çağımız belki de “sözlü kültüre dönüş”ten çok yazılı, sözlü ve görsel kültürün aynı anda yarıştığı hibrit bir iletişim dönemi olarak tanımlanabilir.

Yeni bir hitabet çağı mı başlıyor?

Matbaa öncesindeki toplumlarda hikâyeler, vaazlar, konuşmalar ve topluluk önünde yapılan hitaplar bilginin aktarılmasında merkezi rol oynuyordu.

Matbaa sonrasında yazılı kelime olağanüstü bir güç kazandı.

Dijital çağ şimdi bu dengeyi yeniden değiştiriyor.

Podcast'ler, kısa videolar, canlı yayınlar ve sosyal medya konuşmaları modern dünyanın yeni meydanlarından bazılarına dönüşürken, güçlü hitabet de yeniden büyük bir avantaj sağlıyor.

Ancak bu değişimin sonuçları yalnızca medya sektörünü ilgilendirmiyor.

Yazılı metin insana durma, geri dönme, karşılaştırma ve karmaşık bir argümanı kendi hızında inceleme imkânı veriyor. Sözlü ve görsel iletişim ise duygu, kişilik, tonlama ve anlatıcıyla kurulan bağ üzerinden farklı bir etki yaratıyor.

İki iletişim biçiminin güçlü ve zayıf yönleri birbirinden farklı.

Bu nedenle önümüzdeki yılların en önemli tartışmalarından biri insanların kitapları tamamen bırakıp bırakmayacağı olmayabilir.

Asıl soru şu olabilir:

İnsanlar uzun süre okuyarak düşünmek yerine giderek daha fazla izleyerek ve dinleyerek düşünmeye başlarsa, fikirleri değerlendirme ve dünyayı anlama biçimimiz nasıl değişecek?

Muhabir: SELİM BAŞKAR