Osmanlı iktisat sistemini iki dönemde inceleyebiliriz. Birinci dönem klasik (nizam-ı kadim) dönem, ikinci dönem de yenileşme (nizam-i cedîd) dönemidir. Birinci dönemin başlangıcı, Selçukluları da içine alacak şekilde, Türklerin Anadolu’yu yurt edinmeye başladıkları XI. yüzyılın sonlarına kadar uzatılabilir. Bu dönem XVIII. yüzyıl sonlarında sona ermiştir. Klasik dönem oluşma (1075–1453), olgunlaşma (1453–1683) ve esnekliğini kaybetme (XVIII. yüzyıl) alt-dönemlerine ayrılabilir.
İmparatorluğun ekonomik yapısı ziraata dayandığından, bu işle meşgul köylülerin, devlet açısından ne kadar önemli olduğu bilinmektedir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki genel yapısı, Osmanlı toplumunun diğer unsuru olan konargöçerleri ziraat sahalarında küçük çapta tarımda uğraşmaya zorlarken, bir yandan da onların köyler kurarak yerleşik vaziyete geçmelerine zemin hazırlamıştır.
Osmanlı toplumunu genel olarak, vergi mükellefi olan raiyet ve vergiden muaf olan askeriye- ilmiye sınıfı olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Konar – göçerler raiyet kısmına tabi olup mükellefleri bennâk, mücerred, resm-i yaylak, resm-i kışlak, toprağı ile davarı olan ve kendi kendine yeten haneden ibarettir. Konargöçerlerden alınan ve kanunnamelerde resm-i merai, bazılarında resm-i ganem ve bir kısmında da koyun resmi olarak geçen agnam resmi yerliden, yörükten, eskinciden ve yüzdeciden alınan olmak üzere birkaç çeşittir .
Gül Akyılmaz, Osmanlı Devletinde Reâyâ Kavramı ve Devlet Reâyâ İlişkileri, adlı makalesinde, Reâyâ ya da kelimenin çoğulu olan raiyyet’in karşılığı sözlükte bir kimsenin emri altında bulunanlar, bir hükümdarın idaresi altında bulunan halk seklinde yer almaktadır, ifadesini kullanmaktadır.
Reâyâ arasında, yaptıkları çeşitli hizmetler ( çeltik üretimi, madencilik, derbendcilik, köprücülük, kendircilik vb. ) karşılığında özel statüyü haiz gruplar var idiyse de özellikle klâsik dönemde büyük çoğunluk sıradan- normal reâyâ idi. Osmanlı merkez topraklarında ve tımar sistemi ve malikâne – divanî sistemi gibi tımar sisteminin bir varyantının uygulandığı durumlarda tipik Osmanlı köylü ailesi, çıplak mülkiyeti mirîye ait bir arazi parçasının kullanım hakkına sahipti ve babanın ölümünden sonra erkek evlâdı bu toprağı işlemeye devam ederdi.
Yönetime katılmayan, geçimini tarım ve sanayi alanında üretim ve ticaretle sağlayan ve devlete vergi veren reaye çeşitli din, dil ve ırklara mensup topluluklardan oluşmakla, aynı din ve mezhepten gelen topluluklar bir “millet” sayıldığından, XV. yüzyılın Osmanlı toplumunda Müslümanlardan başka Ortodokslar, Ermeniler ve Yahudilerden oluşan üç temel millet daha bulunmakta; ancak bunlar İslam hukukunun esaslarına göre sistemin içinde “zımmî” statüsünde yerlerini almış olmakla, şeriatın ön gördüğü “haraç” ve “cizye” gibi vergileri vermekle mükellef tutulmakta; yönetime katılmamakta ve askerlik hizmetinden muaf bulunmakta, mal ve mülk edinmekte, devletin mirî arazi üzerinde halka tanıdığı “tasarruf” haklarından yararlanmakta ve hatta İstanbul'daki vakıf emlâki üzerinden Müslümanlar gibi Hıristiyanlar ve Yahudiler de tasarruf hakkına sahip bulunmaktaydılar.
Öte yandan, gayrı Müslim cemaat kuralları devletin kendi kanunları imiş gibi kabul görmekte ve kadılar evlenme sözleşmeleri yahut kiliselerdeki seçim anlaşmazlıkları gibi meselelerde bu kurallara göre hüküm vermekle yetkili bulunmaktaydılar.
Balkanlar’da Osmanlı’nın yayılışı tamamıyla muhafazakâr bir karakter taşımış; “istimalet” politikası gereğince ânî bir fetih ve yerleşme yerine eski Rum, Sırp ve Arnavut asil sınıfları ve askerî zümreleri yerlerinde bırakılarak mühim bir kısmı Hıristiyan timar-erleri olarak Osmanlı timar kadrosuna sokulmuş; gulâm ve timar sistemlerinin İslamlaşmada belli bir etkisi olmuş, ancak Osmanlı Devleti din konusunda müsamahakâr davranıp hiçbir zaman sistemli bir İslâmlaştırma politikası da gütmediğinden ihtidalar sınırlı kalmış ve meselâ XV. yüzyıl sonunda Balkanlar’da birkaç kuşaktır Hıristiyan kalan timarlara
rastlanmıştır.