Filistin’de 15 Mayıs 1948 tarihinde Yahudi devletinin kurulması, Ortadoğu’da günümüze kadar devam edecek ve belki de dünya gündemini en uzun süre meşgul edecek bir savaşın ortaya çıkmasına neden olur. 1948 ve 1967 yılları arasında Arap Devletleri ile İsrail arasında gerçekleşen bu savaşlar Cumhuriyet, Ulus, Hürriyet, Milliyet, Akşam, Sabah, Vatan, Tercüman, Zafer gibi Türk basını tarafından yakından takip edilir. Mısır, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan ve Yemen Dışişleri Bakanları, 8–12 Aralık 1947 de Kahire'de yaptıkları toplantıda taksime karşı çıkarlar. 500 bin Arap Yahudi egemenliğine girecektir. Araplarla Yahudiler arasında ilk savaş böylece çıkar. 1948 Arap-İsrail Savaşlarının Ortadoğu’nun yapısına yönelik çok önemli sonuçları olur. Savaş Filistin’de yaşayan bir milyon kadar Arap’ı yerinden yurdundan eder ve bir mülteciler meselesi ortaya çıkar. Mülteciler meselesi günümüze kadar çeşitli safhalardan geçerek bugün bir Filistin meselesi haline gelir. Arapların yenilmesiyle savaşın öncülerinden Mısır’da darbe oldu. Monarşi sona erdi. Ordu Albay Nasır’ı devlet başkanı oldu. Bu hadise Mısır’da ve Ortadoğu’da yeni bir dönem başlatmıştır. İktidarı ele alan Başkan Nasır önceliğini gerici olarak değerlendirdiği Arap monarşilerini sosyalist cumhuriyetlerle değiştirmeye verir. Bu yöndeki çabalar bölgedeki hassas durumun daha kritik hale gelmesine ve iktidar mücadelelerinin artmasına neden olur. Arap ordularıyla kıyaslandığında zayıf görünen İsrail ordusu karşısında bir Arap askeri gücünün yenilmesi Arap milliyetçiliğini tetikler. Zira Arap milliyetçiliği de Nasır’ın eseridir. Bu milliyetçi duyguları tahrik eden ve Arapları milli bir kimlik kazandırmak isteyen özellikle Nasır’dır. Nasır bütün Arap dünyasının liderliği hayalini taşımaktadır. Türkiye savaştan sonra İsrail yanlısı politikaya kayar. Ortadoğu’da etkinliğini kaybeder. Bu durum Nasır’ın elini kolaylar. Arap- Yahudi çatışmalarında Türk kamuoyu Arapları desteklemekteydi. Basında çıkan haberlerin ağırlık noktası çatışmalarla ilgiliydi ve bunlar yorumsuz olarak veriliyordu. Araplar lehine tutum sergilemesinin bir nedeni de Yahudilerden duyulan kuşkuydu. Sovyetlerin Yahudileri desteklediğine dair bir inanç vardı ve bu doğrultuda haberlere sık sık rastlanıyordu. Yahudiler arasında Komünizmin yaygın olduğu şeklinde bir inanç vardı.İlk-Arap İsrail savaşından sonra 1955’te Sovyet Rusya yayılmacılığını önlemek için Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve Birleşik Krallık(İngiltere) arasında Bağdat Paktı kuruldu. İttifakın ilk yanlışlığı şurada idi ki, Vahhabilerin Suudi Arabistan’ı, Haşimilerin Irak'ının tarihi düşmanı zemininde onları birleştirmeye kalkmaktı. "İlerici" ve "sosyalist" Nasır da, Arap dünyasını kendi etrafında birleştirebilmek için önce "gerici" monarşileri yıkmaya kararlı idi. Nasır "ilerici" rejimlerin hâkim olduğu Arap dünyasından, Doğu ile Batı arasında bir denge rolü oynayabilecek bir "Üçüncü Blok" yaratmayı düşünüyordu. Bunun ilk adımı olarak da bir "İslâm Konferansı" toplamayı tasarlamakta idi. Bağdat Paktı şimdi bu tasarılara, Nâsır'ın bu büyük hayallerine darbe indiriyordu. Çünkü ona göre, Türkiye ve Irak, Orta Doğunun liderliğini ele almak için ortaya çıkmışlardır. Bundan dolayı Paktın, İsrail ve Batı emperyalizme hizmet ettiği ilan edildi. ‘İngiltere’nin Bağdat Paktına katılması, Orta Doğunun geleneksel sömürgecisi olması dolayısıyla, Bağdat Paktını daha da bir "umacı" haline getirdi. Bu sebeple, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan ve Yemen arasında, Bağdat Paktına karşı, hemen bir blok teşekkül etmiştir. Bölgenin bu bloklaşması karşısında, Ürdün ve Lübnan bunların dışında kaldı. Bağdat Paktı sayesinde Orta Doğu, İsrail’i de hesaba katarsak, dörde bölünmüş olmaktaydı ki, bu bölünmüşlük Sovyet Rusya’nın, Çar Petro'dan beri ilk defa olarak, Orta Doğuya girmesini kolaylaştıracak bir atmosfer yaratacaktır. Eğer Türkiye, Nasırın, Orta Doğuyu kendi egemenliği altında birleştirme tasarılarını kösteklemek için Bağdat Paktını ortaya çıkarmış ise, doğrusu amacına ulaşmış idi. Fakat ne var ki, Nasırın tasarılarının önlenmesi de, daha sonra Türkiye'nin başına, bugüne kadar dert olan "Orta Doğulu Rusya" faktörünü ortaya çıkaracaktır. Bağdat Paktına İsrail dahi tepki gösterdi. İsrail’e göre Bağdat Paktı kendisine karşı kurulmuştu ve İsrail’e karşı Arap saldırganlığını arttıracak mahiyette idi. Bu sebeple de Amerikan ve İngiliz hükümetlerine bu endişelerini bildirerek, bu iki ülkenin dikkatini çekmiştir. Arapların, öte yandan İsrail’in bu tepkileri karşısında, daha önce Türkiye'ye fiili destek vaat eden Amerika, Pakta katılmaktan vazgeçmiştir. Nasıl İngiltere'nin Bağdat Paktına katılması bu ittifakı zayıflatmış ise, Amerika'nın katılmaması da daha da zayıflatmıştır. Nasır, ülkesini kalkındırma peşine düşer. Nil üzerine kurulacak baraj yatırımları onun için önemlidir. Ancak Mısır’ın bu projelerini tamamlaması için dış desteğe ihtiyacı vardır. ABD, bu yatırımlara karşı önce yardım taahhüdünde bulunur. Sonra bu sözünden vazgeçer. Yardım taahhüdünde bulunmuş olan diğer iki kaynak da ABD‘yi izler. Nâsır'ın buna cevabı, hemen birkaç gün sonra, Temmuz'da, Süveyş Kanalı'nı millîleştirmek olur. Mısır cumhurbaşkanı “Süveyş kanalı bize beş sene de beş yüz milyon dolar gelir sağlayacaktır. Artık Mısır’ın Amerika’nın yetmiş milyon dolarlık mali yardımına ihtiyaç kalmamıştır” der. Nasır, Suveyş Kanalı’ndan uluslararası geçişlerin devam ettiğini ve daha önce imzalanan uluslararası sözleşmelerin hale geçerli olduğunu beyan eder. Söz konusu olan işletmeci şirketin millileştirilmesidir. Ancak karşıki devletler daha çok ister. Batılı devletler gemilerinin Süveyş’ten geçişini yasaklayarak boykota başlar. Yapılan diplomatik girişimler ve baskılara rağmen Nasır geri adım atmaz. Savaş kapıdadır. 1967 Mayıs ayı içinde Orta Doğu'da hızla gelişen olaylar meydana gelir. Nâsır'ın BM Barış Gücü'nün geri çekilmesini sağlaması, Akabe Körfezi'ni İsrail gemilerine kapatması, İsrail'i çevreleyen Arap ülkeleri arasında ittifak antlaşmaları imzalanması Arapların bir savaşa hazırlandıklarını göstermekteydi.Nasır, savaşı İsrail'in başlatmasını bekliyordu. İsrail'in saldırgan ve siyonist emeller peşinde koşan bir ülke olduğu yolunda öne sürülerek Arap görüşü de teyit edilmiş olacaktı. İsrail’in tek dayanabileceği ABD ise Vinetnam’da batağa saplanmıştı. Ona yardım edebileceğe benzemiyordu. İlk saldırı ani bir darbeyle İsrail’den geldi. 5 Haziran 1967 sabahı havalanan İsrail uçakları, Mısır, Suriye ve Ürdün havaalanlarını bombaladı. İsrail uçakları, Mısır radarlarına yakalanmamak için Akdeniz üzerinde çok alçaktan uçarak, Mısır'ın Batı sınırlarına ulaşmışlar ve saldırılarını batıdan yapmışlardır. Mısır İsrail’in ani saldırısını fark ettiğinde Mısır‘ın hava gücü neredeyse tamamı daha henüz yerde iken imha edilmişti. Bundan sonra bir kara hareketi hava savunmasından yoksun yürütülecekti. Bu, Sina gibi coğrafik konumu dolayısıyla savunma olanaklarının daha kısıtlı olduğu bir bölgede yürütülen savaşta Mısır askerî kuvvetlerinin ağır kayıplar vererek geri çekilmesine neden oldu. Savaşın daha ilk gününde Mısır'ın 360 uçağından yaklaşık 300'ü, ayrıca Suriye'nin 50 ve Ürdün'ün 20 uçağı daha yerde iken imha edilmişti. İsrail’in 1967 Savaşı'nın önceden yapılmış bir plân uyarınca yürütüldüğü ortadaydı. Araplar, İsrail saldırılarına tamamıyla hazırlıksız yakalandılar. İsrail daha ilk günde böylece Mısır ve komşu Arap ülkelerinde toplam yirmi beş hava alanına saldırmış, sonra Sina'ya karadan yürümüş, iki cephede sürdürdüğü bu harekâtı sonucu 9 Haziranda Sina, Batı Şeria ve Golan Tepeleri İsrail'in eline geçmiştir. İsrailliler, ustaca planlanan ve hatasız uygulanan bir yıldırım savaşı yürüttüler. 1967 zaferi ile İsrail topraklarını dört misli daha genişletmiştir. Gazze ve bütün Sina yarımadası İsrail'in eline geçtiği için, İsrail Süveyş Kanalına dayanmış ve güneyde de Şarm-el-Şeyh'i alarak Tiran Boğazı'nın kontrolüne sahip olmuştur. Yine Sina'nın kuzeydoğusundaki Gazze bölgesi de İsrail'in eline geçmiştir. Arapların yenilmiş olması SSCB'nin bu ülkeler üzerindeki nüfuzunun artmasını sağlamıştır. Çünkü yenilmiş bir ülkenin, muzaffer bir ülkeden daha sadık bir müşteri olması tabiidir. SSCB'nin 1948 yılında, kurulur kurulmaz tanıdığı İsrail'in yok edilmesini istemeyişinin temel nedeni budur. Sovyetler Birliği'nin Araplar üzerindeki nüfuzu, Arap-İsrail çatışması sayesinde gittikçe artmıştır. Bu barut fıçısının ortadan kalkması, çok muhtemeldir ki, SSCB'nin Orta Doğudaki durumunu zayıflatacaktır. Arap-İsrail anlaşmazlığı, Arapların Sovyetler Birliği’ne olan bağlılığının varoluş nedenidir. İsrail işgal ordusu Gazze Şeridi'ni ele geçirdikten sonra tam bir vahşet sergileyerek Han Yunus'ta ev ev silâh ve Fedayin ararken en az 275 Filistinliyi, Refah mülteci kampında ise üç Filistinliyi yargısız infaza tabi tutmuştur.Fırsatçılık her zaman her yerde görülebilecek bir şeydir. Ancak bu bazen hezimetle, düş kırıklıklarıyla sonuçlanabilir. Şöyle ki 1960'ların ortalarında Amerika Vietnam bataklığına saplanmıştır. İsrail'e şu hengâme de arka çıkamayacağını düşünülmektedir. Bunu bile Arap dünyası Sovyet Rusya’nın kışkırtmasıyla İsrail’e savaş açarlar. İsrail’in nüfusu 2 milyon 650 bindir. Bir savaş çıktığı taktirde katılacakları hemen hemen kesin beş Arap ülkesinin - Mısır, Suriye, Irak, Ürdün ve Lübnan’ın- toplam nüfusu ise 53 milyondur. İsrail savaşı kazanır. 1948–49 Arap-İsrail savaşı İsrail’in bir "kuruluş" savaşı idi. 1956 Süveyş Savaşı ise, Mısır ile Batı'yı karşı karşıya getiren savaş olmuş ve İsrail bir bakıma yardımcı kuvvet rolünü oynamıştı. 1967 Arap-İsrail savaşı ise, İsrail ile bütün Arap dünyasını karşı karşıya getiren ve neticeleri bakımından da Orta Doğuda, tesirlerini günümüze kadar devam ettirecek yeni bir dönem açmıştır.