1925.

Süreyya, hukuk fakültesinden mezun olan ilk kız öğrenciydi. Mustafa Kemal'in arkadaşı Ahmet Ağaoğlunun kızıydı. Ankara'da Ceza İşleri Umum Müdürlüğü'nde çalışıyordu.

Bir gün, arkadaşı Melahat'la birlikte öğle yemeği için İstanbul Lokantası'na gittiler. Başkentteki tek lokantaydı, yalnızca milletvekilleri geliyordu.

Süreyya'yla Melahat mahcup mahcup girdiler, musluğun yanındaki küçücük masaya oturdular,

herkes onlara bakıyordu.

Akşam eve gittiğinde babası karşısına oturttu, üzüntülüydü, "Bir daha lokantaya gitmeyin, dedikodu yapıyorlar, dedi.

Ertesi gün, rastlantı olarak Mustafa Kemal'le Latife misafirliğe geldiler. Sohbet sohbeti açarken, Süreyya dayanamadı, "Büyük bir derdimiz var, lokantaya gitmek istedik, mesele oldu, dedi.

Ertesi gün... Süreyya çalışırken Adalet Bakanı Mustafa Necati Bey odaya girdi. “Hemen hazırlan, Paşa seni yemeğe götürecekmiş" dedi.

Süreyya koşarak aşağı indi, Mustafa Kemal makam arabasındaydı. "Latife, seni yemeğe bekliyor, hadi bin." dedi.

Çankaya’ya doğru giderlerken, İstanbul Lokantası'nın önünden geçiyorlardı...

Mustafa Kemal şoförüne "dur" dedi, durdular.

Lokantadaki bütün milletvekilleri dışarı fırlamıştı. Hepsine hitaben seslendi:

“Süreyya yarın bu lokantaya gelecek” dedi. Mesele bitmişti.

Süreyya ertesi gün Melahat'la birlikte lokantaya gitti. Bir sonraki gün tekrar gittiklerinde, bu kez, İstanbul milletvekilleri Hamdullah Suphi beyle Ali Rıza beyin hanımları da lokantadaydı.

Türk kadınının, yanında erkek olmadan restorana gidebilme özgürlüğü, işte böyle kazanılmıştı.

Kadınların da katıldığı balolar düzenlemeye başlanmıştı. Ama kadınlar salonun bir tarafında toplaşıyor, toplu halde oturuyorlardı. Büfeye gidip yemek almak için bile kıpırdamıyorlardı. Sanki ayıpmış gibi çekingen davranıyorlardı. Ayakta tek tük cesur kadın oluyordu.

Mustafa Kemal kadınları yüreklendirmek için erkeklere yol gösteriyordu: “Ayaktaki hanımlara saygı gösteriniz, ikram ediniz, yavaş yavaş oturanlar da kalkar” diyordu. Gerçekten öyle oluyordu, özeniliyordu.

Erkek erkeğe başlayan her gecenin sonunda kadınlar, erkekler karışık, ayakta sohbet eder duruma geliyorlardı.

**

Kadına kadın olarak söz edilmesini bile kaba buluyordu.

Bir akşam, Selahattin Pınar yeni bestesini okuyordu.

“Gel, gel, gel, gitme kadın

Ruhumu hicranına yakma

İnlet beni, öldür beni, ağyara bırakma

Karşında esirim bana düşman gibi bakma.”

Şarkı bitti, Mustafa Kemal alkışlarken önerisini dile getirdi:

“Çok güzel ama şu kadın kelimesi biraz kalın düşmüyor mu? Kadının inceliğini nezaketini daha iyi anlatacak bir kelime koysanız, canım deseniz olmaz mı?” dedi.

Güfteyi yazan Selahattin Pınar değildi ama buna rağmen savundu, “sanıyorum kadın kelimesi yerindedir çünkü canım kelimesi bir erkeğe de söylenebilir” yanıtını verdi.

Şarkıdaki kadın, kadın olarak kaldı.

**

İlk resmi güzellik yarışması, 1929 yılında Cumhuriyet gazetesi tarafından düzen.

lendi. Tanıtım ilanları verildi, katılma koşulları şöyleydi:

"Irk, din ve mezhep farkı aranmaz. 15 yaşından büyük her namuslu Türk kızı katılabilir. Yalnız yüz güzelliği müsabakası değildir. Endam tenasübü de şarttır."

125 aday katıldı.

Halit Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Cenap Sahabettin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Abdülhak Hamit Tarhan, ressam İbrahim Çallı, mimar Vedat Tek, tiyatrocular Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, gazeteciler Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel, Vala Nurettin, Yusuf Ziya Ortaç, jüri üyesiydi.

Feriha Tevfik, ilk Türkiye güzeli seçildi. 1932' de Keriman Halis, Türkiye güzeli seçildi.

Belçika'daki uluslararası finallere katıldı, 28 ülke temsilcisiyle yarıştı. Dünya Güzellik Kraliçesi oldu.

Cumhuriyet'ten önce insan yerine bile konmayan, çarşafın peçenin kafesin arkasında tutulan Türk kadını, dünyanın en güzel kadınıydı.