Bugün de Osmanlı Dönemi (19.yüzyıl) nde incir ticaretinde aracı rolü üstlenen ,gerçekte nakliyeci olan,ancak en yüksek miktarlarda kazanarak üreticinin alın terini sömürenlerden “Deveci ağaları ”nın sömürü düzenindeki yerini aktarmayı sürdürüyoruz.

İzmir ticaretinin en önemli merkezi olan “Yemiş Çarşısı ” na incir üç grup tarafından sevk edilirdi. Üretici, deveci ve tüccar. Yemiş Çarşısına doğrudan mal gönderen üreticiler büyük üreticilerdi. Ancak bunların da bir bölümü İzmir Yemişçiler Çarşısı ile aracısız ilişkide bulunurdu. Küçük üreticiler az olan ürünlerini çarşıya kendi imkânları ile taşımak ya da aracıların sundukları imkânlardan yararlanmak zorunluluğunda bulunuyordu (123).

Meyve mevsiminde, Küçük Asya’nın dört bucağından deve kervanlarının gelişiyle İzmir’de her yer canlanır, hareketlenir. Bu deve grupları genellikle beş veya altı, nadiren daha çok sayıda, başı öbürünün kuyruğuna bağlanmış hayvandan oluşur... Bu tuhaf görünümlü dört ayaklılar pazara giden sokaklara dizi dizi girdiklerinde çan sesleri bütün şehri doldurur. Tüccar hanlarının avlularına vardıklarında develer çömelir ve yükleri boşaltılır ve çabucak ortadan kaldırılır. Kadın erkek, çoluk çocuk işçi grupları bu uzun çalışma gününde meyveleri ihraç edilmek üzere paketlerler. İncirlere yapılan işlem çok ilginçtir ve herkes telaş içinde çalışır. Olgun ama henüz yeşil meyveler dallarından ve yapraklarından ayrılır, sonra avuç avuç davula benzer kaplara doldurulur, kabın şekline uysun diye daire şeklinde dizilir... İncirler paketlendikten sonra, meyvelerin şişmesini önlemek amacıyla kutuların kapakları çivilenir... Ve derhal ihraç edilmek üzere gemilere yüklenir. Yolculuk sırasında daha da olgunlaşırlar ve üstleri şekerli bir tabakayla kaplanır. Taze mevsim meyveleriyle Londra’ya ilk ulaşan gemiye para ödülü verildiği rivayet edilir (121).

Alman Van Shubert incir yüklü develerin İzmir sokaklarında dolaşmasını şu cümlelerle
anlatmaktadır:

“İzmir’de kuru incir, odun, pamuk, yüklü bir deve kervanı ile karşılaşınca yapılacak en doğru iş kendini en yakın dükkâna atmaktır. Daha kötüsü, dar sokaklarda her iki tarafı yüklü deve kervanlarıyla karşılaşıldığı anda değersiz yük taşıyan develer diğer develerin yanından dikkatlice geçerler” (122).

İncir mevsimi sonlanınca ,mevsim sonunda hesap görülürken Deveci Ağa “senin şu kadar borcun kaldı” dediği zaman, köylünün kaç çuval malının kaç kuruştan satılmış, neden o kadar borcu kalmış olduğunu sormaya gücü yoktu (118).

Deveci Ağası İzmir’deki komisyoncudan Mart ayından önce aldığı avans için yüzde on iki faiz verir, Marttan sonra faizsiz para alırdı. Nakit sıkıntısı olmayan ağa, para sıkıntısı çeken üreticiye toptan para vermez, genellikle haftalık harçlık verirdi. Böylece üretici köylüyü sürekli kendisine bağlı kılar, onu bekleterek, yalvartarak ağalığın itibarını gösterirdi. Mevsim sonunda hesap görüldüğü zaman da köylüye ne kadar borcu kaldığını- ki köylü daima borçlu kalır-bildirir ve gelecek seneye devreden bir borç senedi alırdı (119).

İzmir ve art bölgesindeki tarım ve ticaret hayatında böylesine etkin bir işleve sahip olan deveciler 1.Dünya Savaşına kadar yaşadı. Deveciliğin ortadan kalkmasına neden olan savaşın iki etkisi olmuştur; birincisi moratoryum ilanının krediyi ortadan kaldırması, ikincisi de savaş nedeniyle ihracat ihtimali olmadığından, yemiş çarşısının, satılıp satılmayacağı belli olmayan bir ürün için kimsenin avans vermeye cesaret edememesidir. Bu durumda deveci köylüye avans vermediği gibi, köylü de deveciye borcunu derhal ödeme zorunluluğundan kurtulduğu için, malını istediğine satma konusunda serbest kalmış, böylece köylü ile deveci arasındaki bağ kopmuş oluyordu (120).