Demiryollarının inşası ve taşımacılığa başlaması incirin yolculuğunu zaman bakımından hem kısaltmış hem de daha ekonomik hale getirmiştir.1776 yılı sonrasında deve ile incir taşıma işlemi azalırken, 1882 yılında demiryolunun Sarayköy’e ulaşması ile tamamen son bulmamış iyice azalmıştır. Ancak devecilik değerini hemen yitirmemiş, incir üreten köylerle iskele adı verilen tren istasyonları arasında incir taşımaya bir müddet daha sürdürmüştür. Deve kervanları, iskelelerin yakınına kurulan ve neredeyse tamamı Rum ve Ermeni tüccarlara ait, mağaza adı verilen depolara incir taşımaya devam etmişlerdir.

Zaman zaman trenle incir nakliyesinin yüksek fiyatlarda olması deve ile nakliyecilik gündeme taşınmış demiryolu şirketi için de bir tehdit olarak varlığını sürdürmüştür.

XIX. yüzyıl sonu ve XX. yüzyıl başlarında, tarımsal ürün üzerine iç ve dış ticaret yapan tüccar sınıfının dünya şartlarından ayrı bir çalışma yöntemi ve geleneği vardı. Genellikle sınırlı sermayesi olan, çeşitli köklerden gelen bu sınıfın, ihracatçıların ve çarşı komisyoncularının verdiği avans ve kredi ile çalıştıkları görülür (131).

Aralarında neredeyse bir yüzyıl boyu kuru incirin ekonomisine yön verecek olan yabancı tüccarların, özellikle İngilizlerin İzmir’e yerleşmeleri tarihi bir süreç içinde gerçekleşmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, İngilizlere ilk dış ticaret iznini 1579 Yılında verdi. İzmir ekonomik ve sosyal yönden 4 bölüme ayrılmıştı. Şehrin en gözde yerlerinde ticaret erbabı Yahudiler bir mahallede, başka bir mahallede Ermeni vatandaşlar oturuyordu. Türklerin sayısı uzun yıllar nüfusun 1/3 ü geçemedi, bu anlamda halk tarafından, gâvur İzmir adı ile anılmasına sebep oldu. Rumlar bakkal işleri, sokak satıcılığı, nalbant, ticaret ve komisyonculukla uğraşıyorlardı. Yahudiler parasal işlerle uğraşıyorlardı (132).

Deveciden başlayan soygun, komisyoncu ile devam ederdi. Son halkada ise İzmir’de oturan ihracatçı şirketler yer alırdı. Her ne kadar inciri yurt dışında pazarlayarak ekonomiye katkı sağladıkları gerçeği varsa da incirin fiyatını belirleyen, alım şartlarını oluşturan ve sistemi kontrol eden gerçek aktörler bunlardı. Neredeyse tamamına yakını gayri Müslimlerden oluşmaktaydı.

1809 Yılında Çanakkale de yapılan anlaşma ile İngilizlerin o zamana kadar kazanmış oldukları ayrıcalıklar tekrar onaylandı. İngiltere Osmanlı devleti nezdinde en çok müsaadeye mazhar devlet niteliğine kavuştu. Bu amaçla İzmir de ilk şirket, 1811 Yılında Whittal ve Ortakları Lee ve Barker Aileleri tarafından kuruldu.1827 Yılında Fransa’dan gelen Chornaud ve Lafontane Aileleri İzmir’e yerleşti.1840 Yılında İzmir’de ticaret evlerinin sayısı 35 oldu. Whittal Şirketi Anadolu’nun köşelerinde 48 şube açtı. İngilizler bu dönemde ticari işlerini Rum ve Ermeni vatandaşlarımız aracılığı ile yürütmeye başladı. Onların aracılığı olmadan mal ithal edilmedi. Emperyalizm yarı sömürge ülkede önce işbirlikçiler bulmak zorundadır (133).

1849 yılında İzmir’de 202 olan İngiliz tüccarların sayısı 1855’de 919’a ve 1856’da 1.061’e yükseldi. Hemen hemen tümü ihracat ve ithalatla uğraşan bu İngiliz tüccarları bütün mallarını İngiltere’den getiriyorlar ve kendi ticaret evleri aracılığıyla Rum ve Ermeni komisyonculara devrediyorlar ve yine bu komisyoncular aracılığıyla da ihraç edecekleri tarımsal ürünleri satın alıp ülkelerine gönderiyorlardı (134).

İzmir’de 1850 yılında 20 değişik ülkenin tüccarları büyük ticarethaneler kurdular. Bu ülkelerin 17’si şehirde konsoloslular açtı. Rum, Avusturyalı ve Fransız tüccarlar kendi gemicilik şirketlerinin uyguladığı düşük taşıma ücretleri dolayısı ile diğer tüccarlardan daha avantajlı duruma geçtiler. Osmanlı devletinde tüccar sayısı 1849 da 202 iken 1856 da 1061 oldu (135).